Andy Warhol

Yazan: Ceren Altan // Tarih:


 

Hoş geldin. Yine. Ne iyi ettin. Çayın hazır mı? Tamam, kahve de olur. Keyfine bak sen. Ben de hazırım, düşünmediğin şekilde vermek istiyorum sana bildiğini, belki de yalnızca hakkında duyduğunu. Yine. Bak bu kez daha ilginç birini okuyacağız, burası kesin. Çok düşündürdü beni, umarım senin de aklının en dip köşesine kadar sızar, taşların yerlerini değiştirir sende de. Belki de sadece keyif alırsın okuduklarından, buna da kabul. Geldin ya, nasıl gideceğin senin bileceğin iş, ne kadar düşüneceğin ve ne kadar düşüncelerinde kaybolacağın… Öyleyse gel hadi, sarılıp başlayalım yazımıza bir kere daha, bir kere daha kendini bul yazımda, Gece’mizde.

00:34

Çanakkale

Andy Warhol’u duyduğunu biliyorum. İzninle; biraz daha yardımcı olmak istiyorum sana. Şu görsel, bir şekilde karşına gelmiştir mutlaka. Zaten sanatın böylesine metalaştırıldığı, böylesine tüketildiği günümüzde Andy Warhol’dan izler görmemek imkânsız. Peki kimdir dersen bu adam, modern dünyamızın, günümüz tüketim toplumunun sanat ile birleşip mükemmel bir sentezini oluşturan, pop-art* akımının öncü isimlerindendir (*Türkçe’si “pop sanatı”nı kullanmak daha doğru olmasına rağmen karşımıza çoğu yerde “pop-art” olarak çıkması daha muhtemeldir. Bu yüzden ben de İngilizce karşılığını kullanacağım). Pop-art 1950’lerde özellikle ABD ve İngiltere’de soyut dışavurumculuğa (abstract expressionism) karşı bir hareket olarak başlamıştır. Kısaca soyut dışavurumculuktan bahsedersek, sanatçının ifadelerini gerçeğine yakın biçimlerden ziyade renkler ve sade soyut şekillerle görselleştirmesidir. Bu konuda biraz daha bilgi edinmek istersen özellikle Mark Rothko’nun çalışmalarına göz atmanı öneririm, böylelikle bahsetmeye çalıştıklarım iyice zihnine oturup yer edinecektir. Bu fikirlere ve tarza karşı olarak çıkan pop-art akımı Roy Lichtenstein ve Warhol ile iyice köklerini reklamcılık ve pazarlama sektörlerinin yadsınamaz katkılarıyla sağlamlaştırmıştır. Lafı dolandırdım, dolandırdım ama sonunda esas bahsetmek istediğim noktaya, yoğunlaşacağım konuya getirebildim sevgili Gececi’m. Konu açılmışken biraz da tüketim toplumu, pazarlama, seri üretim ve bunlar üzerinde sanatın etkisi gibi konulardan bahsetmek istiyorum.

Öncelikle birazcık bu işin tarihine inmemiz gerekiyor, daha iyi anlayabilmek için. 1950’lerde insanlarda büyük bir “tüketme sevdası” başladı. Hayat plastikleşti, insanlar bu “kolay ulaşabilme” duygusuna öyle kapıldılar ki tüketim mallarına talep gittikçe arttı ve böylelikle seri üretim de son hızla ürettikçe üretmeye devam etti. İnsanlar çılgınca almaya, tüketmeye ve yalnızca “satın almak” için çalışır olmaya başladılar. Çevrelerindeki her şey, üzerinden para kazanılabilecek bir meta haline geldi. Öyle ki, -plastikleşme dedik ya- bunun dışında artık doğa ve hatta kültürel değerleri üzerinden bile kazanç elde eder oldu insanlar. Yani tek değerleri para oldu.

Çok kısa bahsetmeden geçemeyeceğim. Doğayı metalaştırmak, O’nu bir mal haline getirip üzerinden kâr elde etmeye çalışmak bana sorarsan biz insanlığın yaptığı büyük kaçınılmaz hatalardan biri. İnsanlığın garip bir dürtüsü var: Sahiplenme. Bu, çevremizdeki varlıklardan tut da ilişkilerimize kadar sıçrıyor. Bu garip aidiyet ve sahiplenme duygusuyla öylesine doluyuz ki, doğayı da sanatımızı da bir yerden sonra “yalnızca bizimmiş gibi” sahiplenip onu bir rant nesnesine ya da kapitalizmin esiri bir tüketim malına dönüştürüyoruz. Son olarak -eklemezsem hatrı kalır- David Harvey ve Karl Marx’ın bu konuda düşünceleri, çok değerli makaleleri ve kitapları var. Biraz ekonomiye ilgin varsa liberalizm sonrası neoliberalizme geçiş ile birlikte nelerin değiştiğini ve bunların yaşadığımız mekânlar ve hayatımızdaki yansımaları ile ilgili ne buluyorsan okumanı rica ediyorum. Sevgili okur, bu konuda öyle doluyum ki… Bir yerden başladım ya, bu karamsar düşüncelerimin sonunu getiremeyeceğime eminim. Bu yüzden sana sadece önerim; bu okuduklarının üstüne bahsedeceğim karakterleri ya da fikirleri/akımları çok değil en azından 15 dakika araştır ki zihninin derinliklerine sızsın iyice. Sızsın ki, tepkisiz kalma bu tüketim toplumuna karşı. Sızsın ki artık tüketirken kimlere ve nelere dokunduğunu tekrar bir düşün. Sızsın ki düşüncelerimiz bir olsun, anla beni, özümse.

Kolay ulaşabilme ve tüketme sevdası demiştik, bunlar takdir edersin ki reklamcılık sektörü ile sağlam bir bağlantı kuruyor. Andy Warhol’un eğitim hayatına baktığımızda da lisansını Carnegie Mellon Üniversitesi’nde Reklamcılık Sanatı-Resim Sanatı (Commercial Art–Pictorial Art) bölümünde yaptığını görüyoruz. Eğitimini bitirdikten sonra New York’a taşınıp reklamcılık ve illüstrasyon alanlarında çalışmaya başlamıştır. Şimdi, bu eğitimi alan Warhol’un pop-art akımının öncülerinden biri olduğuna eskisi kadar şaşırmıyoruz, değil mi?

Warhol’un en bilinen çalışmalarından biri de 1962 yılında, 32 tane kanvas tablodan oluşan, serigrafi baskı tekniği ile yapılan, Campbell’in Konserve Çorbaları (Campbell’s Soup Cans) adlı eseridir. Bununla beraber Coca-Cola şişelerinin görselleştirmelerinden oluşan çalışmaları da vardır. Warhol Coca-Cola için şunları söylemiştir: “Amerika, ülkedeki en zengin tüketiciler ile fakir tüketicilerin aynı şeyleri satın alabilme geleneğini başlatmıştır ve bu ülkenin en güzel özelliklerinden biridir. Televizyon izlerken Coca-Cola’yı görebilirsin ve Başkanın kola içtiğini biliyorsun, Liz Taylor da kola içer, ve sadece düşün, sen de kola içebilirsin. Kola koladır ve hiçbir para, köşedeki serserinin içtiğinden daha iyi bir kola getiremez. Tüm kolalar aynıdır ve tüm kolalar iyidir. Liz Taylor bunu biliyor, Başkan biliyor, serseri biliyor ve sen de biliyorsun.”

Sanatçı ve dolayısıyla sanat çevresinde gördüklerinden, olup biten olaylardan, döneminden etkilenir, bunu hepimiz biliyoruz. Zaten sanat akımları dediğimiz şeyler de böyle oluşmuyor mu, resimde, edebiyatta, müzikte? Peki, Andy Warhol’un yaşadığı döneme tekrar bir geri dönüş yapalım. Neydi? Üretim artmıştı, her şey daha “mekanikleşmişti” ve üretilen direkt insanlara sunuluyordu. Toplu üretim ve toplu tüketim ile herkesin satın aldığı aynı ürün ve aynı hizmet, aynı özelliklerdeydi. Warhol çevresini çok iyi gözlemlemiş olacak ki döneminin bu seri üretimine zekice, eleştirel bir bakış açısı ile yaklaşabilmiştir. Çalışmaları halen tartışmalıdır, yani yaptığının modern sanat olduğunu ve modern sanatın günlük olanı önümüze sunup farklı bir şekilde görmemizi sağladığını söyleyenler, Warhol’un çalışmalarını sanat olarak görür ancak bütün bunların reklamcılıktan, afiş hazırlamaktan farklı olmadığını düşünenler de vardır. Bence bu fikirlere bir yerde hak verilebilir. Campbell’in Konserve Çorbaları çalışmasının 32 kanvasından herhangi birini bir markette görsek muhtemelen sadece afişe bakıp geçerdik fakat bunu bir müzede ya da sergide görmek bizi onun hakkında daha farklı düşünmeye iter. Peki asıl soruya gelelim, sence bu mu O’nu gerçekten bir sanat eseri yapar yani sanat eserini oluşturan en temel etken onun sergilendiği mekân mıdır? Başka bir deyişle biz, onu sadece sergilendiği takdirde mi sanat eseri olarak algılarız? Bir de şöyle düşünelim, madem ki modern sanat dediğimiz, bize var olanı, sürekli gördüğümüzü, belki de hakkında daha önceden pek düşünmediğimizi farklı biçimde sunarak farklı düşünmemize sebep oluyor, o halde “her şeyde” sanat mı var?

Campbell’s Soup Cans, 1962.

Coca-Cola (4) (Large Coca-Cola), 1962.

1981’de Jorgen Leth Amerika’dan 66 Sahne (66 Scenes from Amerika) adında bir film çekti. Bu filmin popülaritesini artıran bir etken Andy Warhol’dan da bir sahne içermesiydi. Danimarkalı yönetmen Leth’in Warhol’a birazcık takıntısı vardı. Bu filmi çekecekse kesinlikle içinde Warhol da olmalıydı. Warhol ile konuşmaya onun atölyesine gitti. Bir diğer deyişle onun seri “sanat üretimi” yaptığı yere, “The Factory” adını verdiği atölyesine. Fikrini sundu. Oynamasını teklif ettiği sahne sadece 5 dakika boyunca bir hamburger yiyip, sonunda “Benim adım Andy Warhol, az önce bir hamburger yedim.” demesinden ibaretti. Warhol bu fikri çok beğendi çünkü onun çalışmalarında da olduğu gibi bu gerçeği tam anlamıyla tüm sadeliğiyle gözlemleyene sunuyordu. Çok açıktı. Tıpkı Campbell’in çorbalarında ve devasa kola şişesinde olduğu gibi.

Bu kısa oyunculuk deneyiminin dışında Warhol zaten sinema ile ilgileniyordu. Çektiği kısa filmler ona Bağımsız Film Ödülü’nü getirirken kaydettiği diğer iki uzun metrajlı film olan “Empire” ve “Sleep” birbirine benzer teknikler ile çekilmişti. Empire kameranın sabit bir noktaya konup 8 saat boyunca açıyı değiştirmeden Empire State Binası’nın çekiminden oluşurken, Sleep de aynı şekilde kameranın sabit tutulmasıyla uyuyan bir kişinin 6 saatlik uykusunu konu alıyordu. Warhol bu, bir şeyi pek süslemeden, olduğu gibi sergilemeyi âdet edinmiş işte gördüğün gibi.

Warhol illüstratörlük, sahne tasarımcılığı, reklamcılık, ressamlık, yönetmenlik, yazarlık ve hatta prodüktörlük bile yapmıştı. Sanatın her dalıyla gerçek anlamda uğraşan bu adam hakkında sanırım artık diyeceklerimin sonuna yaklaşıyoruz. Dönemine oldukça ses getirmiş biri. Unutulmaz bir söz söylemiş zamanında, “Herkes bir gün 15 dakikalığına ünlü olacak.”. Olur mu dersin? Tüm değerler gibi popülarite de kolay ulaşılır artık. Burada hiç sosyal medyanın buna tuz biber ekmesinden bahsetmeyeceğim, merak etme. Hepimiz biliyoruz bunu. Yalnızca dönemine etki bırakan biri değil gördüğün gibi, sen de bana hak veriyorsundur. İlginç bir karakter, belli ki yaşasa bu dünyaya katacağı çok şey varmış daha. Önemli olan da bu sanırım. Sadece kendi hayatımızı yaşayıp bitirmek değil, hayata değer katmak, başkalarının hayatlarına dokunabilmek. Umarım anlaşabilmişizdir, ben sevdim anlatmayı. Şimdi izninle öneri kısmına geçiyoruz. Birkaç isim ve konudan bahsetmedim, bunları sana bırakıyorum. Oku, gel tartışalım, paylaşalım.

Sevgiyle kal…

 

Pop-art hakkında daha çok bilgi edinmek istersen kesinlikle öneririm: https://www.khanacademy.org/humanities/art-1010/pop

Jorgen Leth, 66 Scenes from America

Bunu izlemeliyiz, Andy’e radikal bir feminist olan Valerie Solanas tarafından 1968 yılında yapılan suikast girişimini anlatıyor. I Shot Andy Warhol, 1996

Yazdığı iki kitaptan biri: Andy Warhol, The Philosophy of Andy Warhol (From A to B & Back Again), 1975.

Sabri Kaliç, Deneysel Sinemacı Kimliğiyle Andy Warhol, 1997

Roy Lichtenstein

Marcel Duchamp

Sigmund Freud, Travmatik Gerçeklik olgusu ve Warhol’un bir görseli kopyalama tekniği ilişkisi


Yorum bırak

E-posta adresiniz yayınlanmayacak Gerekli yerler yıldız ile gösterilmiştir *

Oynat Kapak Parça Adı
Parça Yazarları