AYLİN

Yazan: Neslihan Magunacı // Tarih:


 

 

 

 

Penceresi apartman boşluğuna bakan, güneş görmeyen odamın kapısı kapalı… Karanlığın içinde yaktığım küçük bir lamba, gelişigüzel kestiğim saçlarımı yerde, kımıldamayan bir böcek gibi görünmesine sebep oluyor. Kapıyı açıp ışığı yakıyorsun… Odamıza aldığımız bu sarı ışık, beni çok rahatsız ediyor Aylin, aydınlığı sevmediğimi, aydınlığa öfke duyduğumu, kendimi yalnızca karanlıkla terbiye edebildiğimi bilmene rağmen yine de ışığı açıyorsun. Sarı ışık, onca temizlememize ve boyamamıza rağmen, yatağımın üstünde duran rutubetin karaltısını belli ediyor. Belli oluyor işte, yerde o kımıldayan böceklerin kırık saçlarım olduğu, yaşlarımın kaç peçeteyi kirlettiği… “Ne oldu?” demeyip, saçlarıma basmadan karşıma oturarak gözlerime bakıyorsun. “Tehdit edildim,” diyorum, “Fikirlerim yüzünden tehdit edildim ve etrafımdakiler fikirlerimi savunuşum yüzünden zarar görmeye başladı.” Köşeme çekiliyorum, odanın en kuytu köşesine… Yanıma gelip saçlarımı örmek istediğini söylüyorsun. Sana saçlarımın neden kıvırcık olmadığını anlatmış mıydım?

Serencebey’in yıkık dökük binalarından birinin en kötü katındayız seninle. En kötü ve en uçsuz… Başka bir evde yaşamaya paramız yetmiyor Aylin, biliyorsun. Başka bir evde yaşamayı, aslında sen de benim kadar istemiyorsun. Bu rutubet kokusuna alışmadık mı zaten?.. Elimize aldığımız bardaklarla, Ortaköy’e çıkan bir sokağın başında, boğaza bakıp sohbet etmeye alışmadık mı?  Sürekli su akıtmasından sıkıldığımız kombinin yanındaki, aşınması ve yıpranması yüzünden renkli bantlar yapıştırdığımız masanın üstünde şiirlerimi darmadağınık; hiçbir rafa sığmayan kitaplarımı yerde ve koltuk üstünde bulmaya alışmadın mı?

“Gözlüklerini tak artık, kör olacaksın!” diyorsun.

Serencebey’in Yıldız Teknik Üniversitesi’ne giden yolunu sürekli tekrarlıyorum. Sol tarafta bulunan, komutanın kaldığını, beyaz afili evin önündeki kedi ile konuşmak hoşuma gidiyor. Siviller, neden bir şapka içinde saçlarımı sakladığımı bilmiyor. Onlara asker selamı vermiyorum, onlar asker olduğumu da bilmiyor…  Saatlerce müzik dinleyerek yürüdüğümü, fakat Cibali’ye asla gitmediğimi, gitmeye cesaret edemediğimi biliyorsun. Eve girince, ilaçlarımı alıp kitabımın başına geçiyorum. Tedavimin henüz çok başındayım, ilacımın ne kadar güçlü olduğunu bana anlattıktan sonra, mor, küçük battaniyeni bana veriyorsun. Moru, özellikle de mor bitkilere olan hayranlığımı ve Obrizya’yı biliyorsun. Sana Ümit Yaşar’ı ve oğlunu anlatıyorum sonra, sen olmasan İstanbul da olmazdı, diyorum. Sonra bir şiire tutunuyoruz; “Ben seni sevdim mi?”

-Komutan nasıldı?

-Kedisi vardı, onunla konuştum.

 

Yatağıma uzanmış rutubete bakarak hayaller kurarken sağ elimi tutup, en çok bu elini kullanıyorsun sen, diyorsun. Sonra saçlarım Aylin…  saçlarımı sevmiyorum. Saçlarıma ve Tanrı’ya kötü şeyler söylemek istiyorum. Saat kaç demeden kalkıp Galata Köprüsü’ne kadar yürümeye hazırlanıyorum. Sağ elimdeki begonya kokusu hatırına, elimi yıkamama kararı alıp sokağa çıkıyorum. Hava soğuk değil, belki Nisan’dayız… Elimde Kör Baykuş’u, Sadık Hidayet’in… Kaç defa okuduğumu hatırlamadığım bir kitap olarak kalacak ömrümde bu eser. James Joyce’u 5 defa okudum, Kafka’yı 4… Stefen Zweig belli belirsiz geçerken kitaplarımın arasından hiçbir satırına tutunamadım. Fakat, kendimi çok kez Raskolnikov zannedip, yüksek bir menfaat uğruna katil olmayı göze aldım. Yine de, Pctroviç Luzhin’in karşısına dahi çıkamaya cesaretim olmadı. En fazla birkaç kargış yazabildim peşimden gelen gölgeler uğruna. Öfkem hiçbir zaman bir yüklemle noktalanmadı, biliyorsun. Duşta ağladığını duyuyorum bazen. Kör Baykuş’u yatağına koyup, baykuşlu bir kolyeyi boynuma asıyorum. Zamanla baykuşlu bir deftere sahip oluyorsun sen. Sonra bir bardak baykuşlu… ve bir de çarşaf… Kör Baykuş dirilip, topallaya topallaya pencerenin kenarına geçerek apartman boşluğuna atlıyor. Ardından bakarken, ‘eyvah!’ deyişim, yankıdan ötürü tüm apartmanda duyuluyor. Birkaç ışık yanıyor apartmanın pencerelerinde, sen ağlamayı bırakıyorsun… gülümsüyorum.

“Biz sigara içmiyoruz ki Aylin, bu kül tablası da nereden geldi?”

Seni arıyorum, Burası Kadıköy… Tiyatroda ilk provama gidiyorum. “Aylin, ya saçlarımı beğenmezlerse?” diyorum. Sakın vazgeçme, diyorsun… Saçlarına rağmen sahnede olman çok hoş, diyor insanlar… Shakespeare geçiyor hayatımın ortasından, sonra birkaç sone, birkaç küfür, birkaç umut… Kadıköy sokaklarında E ile koşuyorum, seni arıyorum tekrar… Umudum var, hayallerim artık.. Hayallerim artık, umudum… Artık, hayallerim ve umudum…

-Sahnenin dışında ölmekten çok korkuyorum Aylin. Moliere olmak kolay değil.

– Kadıköy’deyim, yanına geliyorum.

 

Seninle kahve içiyoruz şimdi fakat arkamızda duran kişi Emir değil, sakın arkana bakma! Yalnızca benzetiyorum… ve pasta yememek için kendimi zor tutuyorum.

“Seni ilk gördüğümde kitap okuyordun Neslihan, hâlâ kitap okuyorsun, Livaneli hakkında ne düşünüyorsun, sence Son Ada’daki adam, Demirel mi, Evren mi?”

İki üç saat Livaneli’yi konuştuktan sonra, her gece dinlediğim türküyü mırıldanıyorsun. Ben herkese “Renkli düşler” diledikten sonra, kitaplarla ve karakterlerle dans ediyorum, biliyorsun.

 Şu sılanın ufak tefek yolları
Ağrıdan sızıdan tutmaz elleri
Tepeden tırnağa şiir dilleri….

 

 

 

İstanbul – Kuzguncuk
2019


Yorum bırak

E-posta adresiniz yayınlanmayacak Gerekli yerler yıldız ile gösterilmiştir *

Paylaş


Oynat Kapak Parça Adı
Parça Yazarları