Cibali, FARİS ve derinlik

Yazan: Neslihan Magunacı // Tarih:


 

 

 

Sana anlatmak istediğim şeyler var Faris, fakat asla anlatmayacağım.

 

Ayaklarımı ileri, başımı geri atarak kendimi salladığım kumlu parklardan birindeyim şimdi. 23 Aralık’tayız ve sen, yarının benim için ne kadar ve neden zor geçeceğini bilemeyecek kadar uzağımdasın. Başımın üstünde dönüp duran bulutu, neden fark edemedim yaşım sekizken, bilmiyorum fakat tüm gücümle şuan ona ulaşabilmek için uğraşıyorum. Burası Haliç… Burası Cibali… Altı yıl sonra ilk defa buraya gelmiş olmak, yüzüme silik ve tozlu anılardan kalma bir tebessüm yerleştirse de, içimde koyuluğunu belli ettikçe ağırlaşan bu hissin, doyumsuz ve arsız bir özlem olduğunun farkındayım.
 İşte başlıyorum sona; işte arzuladığım o son, şimdi diz çöküp karşımda, “Beni kulaktan kulağa sus!” diye çığırıyor. İşte her şeyin son ile yüz göz olduğu bu dakikalarda seni, ücra yerlerde kıvrılan en sessiz bestemle tanıştırmaya hazırım. İşte, şehvetle beklediğim, afiyetine eriştiğim o karanlık her yerimi sarıyor, son günahımı kendime kazımaktan çekinmiyorum şimdi.
                ah!
“Sen hiç herhangi bir şeyden korktun mu Faris, o korku ile yaşamayı öğrenmek zorunda kalıp yaşantını karaltılarla dolu bir sandalda yüzdürerek kendini korkun ile boğmak zorunda kaldın mı?” Ben kaldım. Üstelik defalarca…

                Henüz on altı yaşımdayken, beni kolumdan tutup istemediğim o şehre sürüklemeye çalışırlarken, her taşını okşayarak çiğnediğim o yerden, Cibali’den, her şeyin bambaşka olmaya itildiğini ve geri dönsem de bir gün, bir daha o her şey’i, eski her şey gibi bulamayacağımı ve hatta hiçbir şey ile yüz göz olacağımı tahmin ediyordum. Yaşım on altıydı ve yaşantım, anî ve hızlı adımlarla yaşantı olmaktan çıkıp, bol maddî ve sunî bir düzmecenin içine, üç katlı bir villanın çatı katına ek olarak çıkılmış bir barakanın pahalı ahşap kaplamalı tahtalarının aralarına konduruluyordu. Çarşamba pazarından aldığım çantama sığdırdığım birkaç kitaptı, yeni başlayan yalnızlığımı besleyen. Çok değil, yedi güne sığabildi bu lüks tek başınalık. Ardı, evi ve parası olmayan bir çıplaklıkla geçen, iki yıl…

Bu yağan son aksi yağmur Cibali’de. -hayrete sunuyor gibi her damlasını.- Bir kuşun kanat çırpışının sayesini akseden denizde, bir balığın ağlayışını gökyüzü saflığında ve her ne varsa aksi sayesini yansıtan olur olmaz yere, hepsini susuyorum. Susup siniyorum içime şimdi. Evet, tekrar edip kendimi buraya yeniden gelebildiğime inandırmak istiyorum. Burası Cibali… Cibali! Cibali!
              ah!
Kağıdıma mühürsüz harfler düşürdükçe bir yol, uzayıp gidiyor harflere dostça. Ne yana gitsem şimdi, uzak! Kendime, en az sen kadar, uzağım…  çok uzak… Ve uzak barınaklar biçiliyor orak yaylara. Uzak, çok uzak bulutlar, başımın üstünde dönüp duruyor işte. Gitmeyi arzuluyorum ancak, anlamsız kelimelerin kalıntıları ile çocukluğumu doyurmak fırsat vermiyor buna. Bir süvariyi andırıyor artık, yaşanacak dakikalar. Ben yaşadıkça kılıcını çekip karşımda salyalarını akıtarak benimle savaşmayı isteyen bir süvari…  Hâlbuki ben, ölüşümün üstünden kaç nefes geçtiğini dahi sayamadım, bilmiyorum. Fakat iyi biliyorum ki, nereye gitsem şimdi, yaşamak olmayacak!

Saatlerdir sallanıyor olmak, bacaklarımın uyuşmasına sebep oluyor farkındayım fakat bu hisse son vermek istemiyorum Faris. Kararıyor deniz usul usul, kararıyor gökyüzü… Zaman önce parmak uçlarımdan başlıyor gölgesini üstümden çekmeye.
              Yitip giden zaman, sen ve horoz şekerleri…
Karşımda Kuleli yok ve saat dokuz değil, yat borusu kulağıma ilişmiyor fakat bir şey var burada. Her adımımda başka bir varlığı hatırlatan, iyice bulandıran karışık aklımı… Olası bir savaştan korkan kendim evet, hep bu noktada takılı kalıyor işte… Oysa ne çok belliydi her şey bir zaman… Oysa zaman ne çok merhamet ederdi önceden yalnızlığıma. Denk gelmişliği yoktur kimsenin, bana, Unkapanı’nda.  Ben, her suskunluğumda kendimi hayallerimin yanına atıp boğmaktan çekinmiyorum şimdi. En çok, unutmam gerekeni yineleyerek vuruyorum kendimi sırtımdan. 

                İşte yapabildiğim en iyi şeyi yapıyorum yine Faris. Ustaca bir susuş yerleştirip dudaklarıma, yine bir kağıda kusarak kirletip saflığı günaha giriyorum.

Yalnızca doğmak için doğan, zoraki rutinlerini gerçekleştiren bir güneşle yüz göz oldum bu sabah ve hayli yoğun bir sise kurban gittim. Geçerken uğrayan bir ilhamın sisi… İstanbul dahi saklayamıyor beni şimdi. Cümleye özne olmaya korkan bir zamir gibi gizlemeye çalışıyorum kendimi şehrin ortasında. Kendimi, kendi yollarımdan başka hiçbir yolda görememenin endişesi artık yolda kalmışlığımın hüznü ile tanıştı. Ömrümün orta yerinden kırılan kısa kılıklı uzunca bir aradan sonra hayatıma devam edemememin sebebini düşünmekten vazgeçiyorum. Şuursuz vedalar geçiyor gözümün önünden. Ben bir daha, Cibali’yi düşünmeyeceğim Faris, bir daha burayı düşünmeyeceğim.

Bir karanlık, sessizlik ve sonsuzluk ile sarmalıyorum kendimi. Yosun kokulu dalgaların sesi başımda ufak bir ağrıya sebep oluyor ve ben bu ana sığınıp kaybolmanın zevkine ilişiyorum. Ne bir kavga, hırgür, ne bir hürriyet, ekmek derdi, ne siyasayı elinde bulunduranların gür ve hayasız sesi…
Her şeye son veriyorum bu sonsuzlukta; ölü kardeşime mektuplar yazmaya, kendini asan o yakın arkadaşım için her gece ağlamaya, E’ye öfke duymaya, tüm beşeri varlıkları durup Komando Merdiveni’nin orada seyretmeye, Galata’da tuttuğum küçük depoya sığınıp insanlardan saklanmaya ve elbette sana, neden seni herkes gibi görmediğimi açıklamaktan uzaklaşmaya son veriyorum…
      Sen onlar kadar o olmayan kişilerdensin Faris… Sende, en az bendeki kadar şık durduğunu belli ediyor acı ve sen bu dünyaya ait olmayıp buradan kurtulmak istediğini en az ben kadar çığlık çığlığa fısıldıyorsun.  Gırtlağıma konuşlanıp konuşmama engel olan bu harfleri tükürmek boynumun borcu artık. Çünkü hiçbir şey söylemeye yeltenemeyecek kadar sessiz olan bir sonsuzluk için yok olmayı arzuluyorum artık deli gibi… Ve meşruluğunu kaybetmiş yaşantımın sana anlatılmayan kısımlarını, yoksunluklarını  ve köhne, yıpranmış korkularımı alıp bir günah daha işliyorum şimdi.

Bu dakikalarda, senin yalnızlığın bileniyor ve ben, büyük bir yanılgı olarak Cibali’de sallanmaya devam ediyorum. Bu defa seni gizleyerek anlatmak istediklerimi anlatamayıp korkmaya başlıyorum Faris.  Ancak bırak, her şeyin makam ve hırsla ifade edildiği bu dünyada, hiçbir yere kendini aksedemeyen ruhum, giz ve senin maddiyata olan aitsizliğinin arasında kalsın. Bu son günahım olsun kendimi sonsuzluğun karanlığına uğurlarken.
                Onlar var olduğuna inandıkları, belki de gerçekten var olan dertleri için hayatlarını peşlerinden sürüklerken, biz, yani sen ve benim gibi olanlar Faris, elimizde tuttuğumuz hayatımızın kırıntılarının parçalarını başka hayatlarda aramanın hüznünü yaşayarak, yaşantıların peşlerinden sürükleniyorduk. Umulmadık bir yerde kendimize ve yarım bırakılan hayallerimizin savrulmuş parçalarına denk geleceğimizin umudu ile bir hayatı yaşayamayarak israf ediyorduk. Seninle tanışmamış olmamıza rağmen, köşeye itildiğini ve yaşantının tüm hayatlarca kabul edilmediğini, senin  artık bu durumdan hoşnut olup tüm hayatlardan ve kişilerden uzaklaşarak kendi karanlığında kaybolmak istediğini hissediyordum. Öyle tanıdık geliyordu ki bu arzu bana… En az ben kadar ben gibiydin. Kendimi senden ayırt etme gücüne asla sahip değildim ki ben de, kendimi bir yerde bulabilmenin umudunu nihayetinde senin acılarına denk gelerek somut bir kelimeye düşürmeye çalışıyordum. Sen o zamana kadar ruhuma aşina olan tek insandın Faris…  Acı çekiyordun. Acı tüm benliğini hayatının her kıvrımına sızdırarak ilerlerken sen her güne acına doğru orantı ile yığılıyordun; yaşayamıyordun! Kimsenin eli kolu, boyu, kaşı, saçları umurunda değildi. Seni anlayabilecek bir kişinin yanında var olabilmesini deli gibi arzularken, bu isteğinden kimseye söz etmeyerek yalnızlığını koruyordun. Yalnızlığını sakındıkça insanlardan, insanların ne büyük bir maddiyatla yaşantılarına devam ettiğini, düzeni ve yasaları kabul ederek, bürokratik ve hiyerarşik bir yapı altında yaşamı benimseyip ast-üst ilişkisi var ettiğini ve üste çıktıkça da asta merhamet duyan, anlayışlı(!) üst kesimi görüyordun. Gördükçe de bu çıkarı olan merhametten kendini sıyırarak, kendini isteyerek ve bilerek insanlardan uzak tutuyordun. Öyle zamanların oluyordu ki Faris, o zamanlar da onlar gibi senin de insan olduğunu, insanî ihtiyaçlarının bulunduğunu düşündükçe, onlarla aynı türden olmanın, aynı başlık altında Tanrı tarafından yargılanacak olmanın hüsranını aklının en sivri köşesinde hissediyordun. Bir yaşayamamaktı ki Faris bu sendeki, hangi sokağa gitsen, buraya da ait olamadım, diyerek bir başka sokağa gitmeyi planlayıp orada da bulamayacağını bildiğin için planlarını uygulamıyordun. Bir gidiş arzusu hücrelerini tek tek çepeçevre sarsa da, gittiğin yerde aklındaki gideceğin yere rastlayamayacağına inancın o kadar tamdı ki, gitmiyordun. Öylece duruyordun sana ait gibi görünen yaşantının ortasında. Ben gibi, büyük bir yanılgı olarak donuk, duruyordun.

                Ben kendimi sen de gördükçe, bir gün kendime denk geleceğime olan inancımın boşa gitmediğini görüyordum ve bu heyecan sana yaklaşmama sebep oluyordu. Öyle bir heyecandı ki bu Faris, ilk defa yaşantı kılıklı hayatıma uğradığından emindim ancak ben bu heyecanın çırağıydım ve sana yaklaşıp kendi yaşantıma değmek istedikçe yanlışlar yapıyor, yanlışlar yaptıkça da bir daha heyecan duymamayı öğrenip ustalaşıyordum. Ben yanlışlar yaptıkça sen bana, bir daha bu yanlışı yapmamayı öğreten bir usta olarak bende varlığını sürdürüyordun. İtiraf ediyorum ki Faris, eğer bir hayatım olsaydı, ilk işim seni ona almak olurdu. Ama ben o kadar çok hayatsız kalmıştım ki, yalnızca, karşımda benim gibi hayatı elinden alınan birini görünce, benim gibi olan biriyle aynı safta durabilmenin ihtimalindeki güzelliğin heyecanını yaşadım. Bir buruk heyecan…

                Zamanla insanlara olan tutuk adımlarımın yerini, mayınlı bir yolda sana doğru ilerleyen çarpık, titrek ve savruk adımlar aldı. Nereye kondurduğunu bilmediğim adımlarım mayınları patlatmaya başladıkça hem kendimi öldürdüm, hem de senin mayınlarla döşediğin güven çizgini bozarak seni, mayınsız bir hayata, özelini ihlal ederek ittim. Hem kendime hem de sana zarar verdim Faris, beni nasıl affedebilirsin ki! Ya Tanrı? O beni nasıl affedecek?!
                ah!
“Derinlik!” Faris.  İşte sende denk geldiğim kelime.  

İnsanlar, onlara verilen düzeni ve yasaları kabul edip kendilerine hayatta saçma sapan da olsa, bir yer bulmak için uğraşırken, sen neden bir derinliğe hapsedip kendini, orada boğuluyorsun? Sendeki bu hiçbir haksızlığı kabul edemeyen, hor görülse de asla vazgeçmediğin, hiçbir somut kavram ile açıklanması mümkün olmayan, yalnızca vicdanlı olan insanların sesi ile seslenen harflerinin altına sığınan bu derinlik, ne demek oluyor Faris?

                Hep avucunda olan şeyin yedeğinde güzelliği ve arzuyu arayan insanlara nazaran sendeki bu derinliğe denk gelmek, beni tüm hata yapanlara, yeniden bir şans vermeye itiyordu. Çünkü o derinliği tanıdıkça, acı çektikçe insanların hata yaptığına, hata yapan insanların da, hakikati aramaya daha yakın olduğuna inanıyordum.

                Sen, kendi yolundan alıkonulup, itildiğin yolda kalmıştın ve ben tek bir ses dahi çıkarmadan, bu hakikati arayışını kendimden iyi bilmenin güzel rastlantısını dudaklarımda küçük bir tebessüme sığdırıyordum. Üveyliğini, kimseye ve hiçbir şeye ait olamamazlığını avuç içlerini sıkı sıkıya tutup insanlardan saklamaya çalışsan da, parmak aralarından sızıp yere döküldükçe ardında iz bırakıyordun. Ve bu izi, yalnızca benim gördüğümden o kadar çok emindim ve eminim ki, o izi takip edip derinliğine çarpmaktan kendimi alıkoymadım, koyamadım. İşte benim bağışlanmaz, korkunç suçum!

İstanbul Fatih, Cibali


Yorum bırak

E-posta adresiniz yayınlanmayacak Gerekli yerler yıldız ile gösterilmiştir *

Paylaş


Oynat Kapak Parça Adı
Parça Yazarları