e

Yazan: Neslihan Magunacı // Tarih:


 

 

 

 

Ne diyor bu adam? Türk Ceza Kanunu’nun 125. Maddesinin Birinci fıkrası mı, ne? Ne! Anlamıyorum. Halkı galeyana getirdiğim hiç olmadı ki benim, bir örgütün içinde de geçmedi adım hiçbir zaman. Neden öğretmek istiyor bunları bana şimdi bu, sakalları beyazlamaya yüz tutmak üzere olan adam? Arada ses tonunu değiştirirken niçin gözlerimin içine bakıp gülümsüyor ve ben ne dediğini bile anlamıyorken kafa sallayıp onu dinlediğimi ve sözlerine katıldığımı belli etmeye çalışıyorum? Peki ya, öndeki, her soruya, soru sorulduğu an cevap vermenin çok büyük bir marifet olduğunu düşünerek o rezalet sesini insanların kulağına kulağına sokan kız? Neden, insan neden her harfini ezbere bilir ki, Türk Ceza Kanunu’nun 125.maddesini?

Sağ tarafımdaki tozlanmış devasa camın ardında bir gürültüyü koptuğu anlarda insanlar kendilerinden başka kimseyi düşünmezken, ben zamanı durdurmuş, oturup kendimi değil de insanları düşünüyorum şimdi, neden? Siyah, simsiyah bir gözlemevine takılı kalırken gözlerim, aklım bir ana caddeden sapıp ara sokağa giriyor ve dağınık adımlarını, adı gibi bildiği taşları ilk defa görür gibi geziyor. Gök, rengini mora çalmaya başlıyor işte. Bir şey beliriyor aklımda, o şeyle ilk defa karşılaşıyor değilim ancak bir kelimeye denk gelmiyor onun kudreti. Oturup dinlenmeye ihtiyacım var bir yerde, farkındayım, fakat öyle kalabalık ki, kendime çarpacağıma olan korkum beni insanlara bakmaktan alıkoymaya başlıyor. Kaçınıyorum kendimden, ellerime denk gelmek istemiyorum. Ellerim… Ellerimin bu korkunç küçüklüğünden nefret ediyorum. Ayaklarımın küçüklüğünden, belimin inceliğinden, görmeyi her geçen gün unutan gözlerimden, bir yayı andıran biçimsiz kaşımdan, kısalığından boyumun ve mora çalan gökten iğrenmeye başlıyorum. Onu şimdi, hemen alaşağı etmek, gökyüzüne ağzının payını vermek istiyorum. Karşıma bir kedi çıkıyor önce, biraz başını okşadıktan sonra yoluma devam etmeye başlıyor ve kedinin küçük, titrek adımlarla beni takip ettiğini fark ediyorum. Aklımdaki bulantıyı ayırmaktan onunla sohbet etmeye fırsat bulamıyorum. Adı Mehlika değil, gözleri bilmem ne renk ve senin kucağına da hiç uzanmadı üstelik. Ki zaten yaşamış değiliz biz de onca şeyi henüz. Sen daha sessizliğin ardında saklanmamışsın ve ben Tanrı’yı suçlamaya başlamamışım. Vakit, temiz ve saf… Öyle yürüyorum işte, ne bir sahile takılı kalıyor bakışlarım, ne bir manzaraya, ne Kuleli’ye… Hastalığıma henüz yakalanmamışım; çay, kahve ve çorbayı terk etmek zorunda kalmamış ağzım. Güneş, bir zulüm olmamış benim için, gecenin karanlığında düşünüp kitaplarımı koyu saatlerde okuyarak, orada bulduğum karakterle dans etmeye itilmemişim. Daha aldatmamış beni, en yakın bildiklerim; daha yakalamamışım gözümün içine baka baka bana nasıl yalan söylediklerini. Sanki, kardeşim daha hiç ölmemiş, ben hiç ağlamamışım çok gece hastane kapısında. Ben sanki 97 yılından sonra hiç doğmamışım.

Kedi beni takip etmeye devam ederken ısrarla onu sevmemeye devam ediyor ve daha fazla bana umut bağlamadan benden uzaklaşmasını dilemeye başlıyorum. Yol gittikçe uzuyor ve ben, karşıma çıkacak herhangi bir sapakta daha uzun bir yolu tercih edeceğimden eminim. Çünkü bu yola çıktım ve kendimi yolda kalmaya mahkum ettim. Arada durup biraz dans ediyorum, sokak aralarında yapayalnız olduğum zamanlarda dans etmeyi sevdiğimi biliyorsun. Seninle dans ettiğimiz gün vardı, çarpık taşlardan yapılma duvarların arasında. Ellerin ellerime dokunduğunda, ben bu hastalığa yakalanacağımı, bir kedi ile sokak boyu minik adımlarla yürüyeceğimi, çaydan her geçen gün daha da iğreneceğimi, bir kitabı gittiğim yere taşıyıp her gece onu tekrarlayarak satırlarda kendimi döveceğimi tahmin etmeye başlamıştım. Bu öngörü, ellerimin titremesine sebep olsa da, ellerimi sıkıca kavrayan ellerinin avuçlarıma bıraktığı ter yüzünden daha fazla düşünememeye başlamıştım başıma nelerin gelme ihtimalinin olduğunu. Ucu kıvrılmış başparmağının bittiği yerde tırnaklarının neden bakımsız olduğunu, saçlarının genç yaşına rağmen neden bu kadar hızla döküldüğünü ve korkudan bakamadığım gözlerini düşünmeye başlıyordum. Dudaklarımı ısırmalarım çoğalmıştı ve artık sağ bacağım daha hızlı sekiyordu. Sen eğilip kulağıma, artık seni, benimle yaşamaya mahkum ediyorum derken, güneş kendini aramızdan çekmeye, annesinin bacağına sarılıp hıçkıra hıçkıra ağlayan bir çocuk susmaya, bacaklarım bacaklarının arasına sızıp tenini kavramaya başlıyordu. Kağıtlara olan sevdamı yüzüstü bırakıp gitmek istiyordum. Sana anlatacaklarımdan arta kalan bir şey olmayacağından öyle emindim ki, kağıtlara ihanet etmeye hazırdım. Bir elin elimi sıkıca kavramaya devam ederken diğer elinle belimi sarıyor ve sana bunca zaman hiç sarılmadığım için pişmanım diyordun. Dudakların alnacıma çöküyordu ve ben, güneşten daha çok nefret ediyordum. Zamana söyleyecek iki çift lafımız, öfkesiyle beraber aramızda eriyor ve yerini bol günahla bezeli bir boşluğa bırakıyordu. Aramızdaki bu boşluğa düşmekten korkmuyordum, fakat sen ve gözlerin, aklımı kaybetmeme sebep olabilecek bir korku ile başbaşa bırakıyordu beni. Kaşlarının saçlarına yakın olan bitiminden bir ter akıyordu, gözlerine olan korkumdan dönüp silmeye yeltenemiyordum. Gri ve kırmızının karışımından doğma bir renge hafifçe dokunmaya başlarken başımda, öfkelendiğim, bağırıp çağırdığım her ne varsa hepsinin başını okşayarak büyük bir merhametle uğurluyordum onları kendimden. Tüm duygularımı soyunup sana çırılçıplaklığımı sunuyordum fakat korku bir saniye olsun ayrılmıyordu benden.

İsmet Özel’in karşısına çıkma cesaretini içime bırakıyor bu korku. Bakıp Özel’in gözlerine, “İsmet Bey” diyorum, “Edebiyat tarihini tersinden yazmak sana mı kaldı?!”

Mukaddime bitiyor,

bir şiir bitiyor.

şiir bitiyor.

“Neslihan, nerede kaldığımızı söyler misin?”

Başımı sıradan kaldırıp gözlerimi hafifçe kısıp hocaya baktıktan sonra, “Türk Ceza Kanunu, 125. Maddenin birinci fıkrası hocam,” diyorum.

“İyi değilsin sen Neslihan”

şiir bitiyor

şiir bitiyor…

 

İzmit – Gölcük
2019


Yorum bırak

E-posta adresiniz yayınlanmayacak Gerekli yerler yıldız ile gösterilmiştir *

Paylaş


Oynat Kapak Parça Adı
Parça Yazarları