FARİS

Yazan: Neslihan Magunacı // Tarih:


 

 

Zaman öyle sığ aralıklarla delinmişti ki, hangi tarafa kaçmak istesem kendimi aşikarlık ile tanıştırıyordum. Etrafımız bomboştu ve sen kendini saklayabilecek hiçbir yer bulamıyordun, ki bence hiç aramıyordun öyle bir yeri. Halbuki, sen bilirim ki en çok, seyrek nüfuslu bir yerde, kucağına yitip giden ya da silikleştirilmeye mahkum kalmış hayallerini alıp bir denizin sonsuz kudretine bakarak boğulmayı dilerdin seyredalarken onları, işitirken martıların çığırtkan seslerini. Ancak etrafımız bomboştu Faris, ne bir martı, ne bir deniz… Yalnızca kucağında kırık dökük yabansı ve kimsenin görmesine müsaade etmediğin hayallerinle gündelik bir yaşamın içine sığan birçok şeye ayak uydurmaya çalışıyordun çünkü ancak bunu yaparak insanlar bakışlarını sana çevirmeyebilirdi, biliyordun. Evet sen, onlar gibi davranıp biraz da, onların arasına sızarak yalnızlığını ustaca herkesten koruyordun. Düşmanın ininde saklanmanın öyle büyük bir giz olduğunu biliyordun ki, aralarına sızmaktan asla korkmuyordun. Korku, senin harcın değildi zaten. Korku, senin delişmen cesaretinin yanında hadsizdi. Düşmanların… Hayal kurarken acı çekmenin büyülü sancısına erişememiş insanlar! Onlar hep yanındaydı ve sen, onları seyrederken, “iyi ki” diyordun, “iyi ki bu acı…”

Ben sana, hiç el değmemiş, hiç kullanılmamış bir deniz getirmek istiyordum ancak. Fakat etrafımız bomboştu… Bir dalga sesi dahi duymak bizim için mükâfat sayılabilecek kadar bomboştu… Gün, hiç umursamadığım sınavlardan birine girmek ile başlamıştı. Şans eseri girdiğim bir sınıfta oturduğum sıranın önünde oturdun sen de. Bu, seni rahatsız ederim düşüncesiyle kafamı yerden kaldırmayıp sesimi çıkartmama engel oluyordu. Orada var olduğumu biliyor olman, biliyordum ki seni oldukça rahatsız edecekti. Nefes almamak istiyordum Faris… Hafif, seyrek nefes alışlarım bile seni incitebilirdi. Ölmeyi göze alarak arada nefesimi tutup hemen arkanda oturduğumu hissetmemen için elimden gelen her şeyi yapıyordum.

Neredeyse aynı anda bitirip sınavı kalktık oturduğumuz yerden. İşte, dedim. “Bu bir mükâfat!”

Seninle hemen, o geciktirdiğim konuşmayı yapmalıydım ama nasıl? İkimizde kütüphaneye girdik bir süre boş bir yer aradım sen bir masaya eşyalarını yerleştirirken… Bulamadım, çıkmalıydım. Çıkmadım!

Tanrı’nın bana vereceği en ufak cesaretle, Faris konuşabilir miyiz, diyecektim sana. Gırtlağıma oturan bu cümle, tükürülmeyi bekler gibi rahatsız ediyordu artık boğazımı. Söylemeliydim, karşına çıkmalıydım, anlatmalıydım. Bekliyordum, o cesareti, o anı… Bu bekleyiş her saniye daha uçsuzlaşıp uzuyor ve beni, süreklilik gösteren sonsuz, başka bir bekleyişe itiyordu. Bekleyişim senin karşında berkitiyordu kendini. Ancak bekledikçe daha büyük bir karanlığa itiyor gibiydim kendimi.

Uzunca bir bekleyişin ve ikinci berbat bir sınavın ardından o an gelmişti Faris. Tüm cesaretim avucumun içindeydi. Etrafımız iyice boşalmıştı ve sessizlik bende ki korkuyu örtecek güçteydi. Kütüphaneydin sen yine, eşyalarını toplayıp gitmeye hazırlanıyordun. Bacaklarım titreye titreye usulca iliştim arkana. Sana doğru attığım her adım daha ürkek ve titrekti. Cılızlaşıp saydamlaşıyordum. Aklımda, günlerdir hazırladığım konuşmamdan eser kalmamıştı. Artık her şey, etrafımızdan daha boştu benim için.

Yaklaştım sana.

“Faris!” dedim, tonu kısılmış, korkusunu saklayamayan iğrenç sesimle… Baktın!  Bakışın, tüm günahlarımı yüzüme çarpıp beni yerden yere vurmak için iştahla şahlanıyor gibiydi. Söyleyeceğin ya da susacağın her şeye rağmen, göze almıştım bu bakışını. Ancak, hiçbir harfi tanımayacak kadar unutmuştum kelimeleri, kendi ana dilimi… Bakıyordun, evet bakıyordun ve ben, korkudan ölmek üzereydim.

“Küfür etme” dedim. “Bağırma da!”  Bacaklarımı hissetmemeye başlamıştım ve sesim konuştukça iğrenç bir hal alıyordu.

Hâlbuki küfür Faris, kelime kökü bakımından örtü demekti. Ben giz’e ve saklanan her şeyin güzelliğine inanırım ancak seninle yapacağımız bu konuşma tüm çıplaklığıyla aramızda durmalıydı. Sesimi kontrol edememezliğim kütüphanedeki birçok kişinin bize bakmasına sebep oldu. Dışarı çıktık…

Konuşacağımız konu belli Faris, konuşacağımız konu aslında hiçbir zaman aramızda bir konu olarak konuşlanmamalı ve biz böyle karşılıklı durmamalıydık. Aynı safta olmak isterken seninle, hiçbir yere ait olamayan iğrenç fikirlerimin korkaklığı yüzünden, iki yıl boyunca nahoş birçok şey yaşadık ve işte şimdi buna son vermek istiyorum. Belki son nahoş yaşadığımız şey olacak, ve ben bu uçsuz karanlıkta kendimi bulduğum yere tekrar geri döneceğim.  Hiçbir şeyi kanıtlayamam, çünkü soyut bir kavramı kanıtlamak mümkün değil. En fazla hissedebilirsin ki, dilerim hissedersin.

Hissetmedin Faris… Senin artık, o beşerî diye hor gördüğüm insanlardan biri olduğunu donuk ve hissiz olan gözlerinden anlıyordum.  Herhangi biri… Öyle ki, içimden gelen hiçbir şeyin aramızda kalmasına izin vermeyerek büyük bir suskunluğun ardından yalnızca bir, “Özür dilerim,” dedim.

Özür dilerim, hayatına girdim ve sana maneviyatın, karanlığın ihtişamını sundum.

Gittin.

İstanbul – Üsküdar

2019


Yorum bırak

E-posta adresiniz yayınlanmayacak Gerekli yerler yıldız ile gösterilmiştir *

Paylaş


Oynat Kapak Parça Adı
Parça Yazarları