GÜNCE – DÖNGÜ – BÖLÜM 8

Yazan: K(a). // Tarih:


 

-kendinin habercisisin sen-

Kainatın özüne doğru çıktığım yolun, kendimin özüne vardığı bir yıl sonu hesaplaşmasındayım Günce. Bu yol pek bir sapa, pek bir kimsesiz. Sonuna vardığımda -ki son, sonsuzdur- gördüğüm her şey aslın da ötesinde, başka asıllar serdi önüme. İçinde var olduğum gerçeklik hiç de başladığım yerdeki gibi değil. Her şeyin siyah beyaz -ve de gri- olduğu bir gerçeklikten gökkuşağının sonsuz tonlarına uzandım Günce. Bundan böyle hiç kimse ikiliklere ikna edemez beni, çünkü ben sonsuzluğun -ve dahi ‘bir’liğin- başladığı yerdeyim.

Yeryüzünde çok acayip şeyler oluyor lakin. İkilik ve sonsuzluk arafından birtakım haller yapıştı  üzerime ve ardı arkası kesilmez, önü sonu bilinmez bir döngünün içinde buldum kendimi. Gözlerimi her açışımda aynı rüyaya uyanıyorum ve ipe sapa gelmez bir kadın oluyorum yine. “Bir kitap okudum, hayatım değişti.” klişelerini bir kenara bırakmalıyız çünkü durum çok ciddi. Bir rüya gördüm ve o günden beri hiçbir şey eskisi gibi değil Günce! Rüyalar, habercisi kendimizin zira ve döngüler, bizi tutsak ediyor kırılmayan zinciriyle her defasında.

“Sen siste dolanan bir arzu olduğun zamanlar ben de aynı siste dolanan bir arzu olarak oradaydım. Sonra birbirimize aktık ve isteklerimizden düşlerimiz doğdu. Ve o düşler sınırsız zamandı ve ölçüsüz boşluktu.”

Dokuz… Döngü. Sonun gebe kaldığı başlangıç. Bir… Tek ve ilk. Zihnim… Kalabalık. Çarşı, pazar.  Kedi. Can… Dokuz.

“Ve sen yaşamın titreyen dudaklarında sessiz bir söz olarak durduğun zamanlar ben de başka bir söz olarak aynı yerdeydim.”

İncir… Cennet meyvesi. Çocukluğumda tepesinden inmediğim kutsalım. Yasak ağaç, yasak meyve… Dut. Baldan tatlı zehrinden susan bülbül. Bülbüle küsen gül… Dallarında cennet, cennetten kovulan adem. Ademin yediği ayva, ayva değil… İncir.

“Ve şimdi biz tanrının ellerindeyiz. Sen onun sağ elindeki bir güneşsin ve ben de sol elindeki bir dünyayım.”

Gün batımı… Pencere. Penceremin ardı alabildiğine deniz… Kayık. Prangalar. Sudan çılgınca korkan ben, takılıp gidiyorum bir Güneş’in peşine. Teslimiyet… Ardımda hüzünlü bir adem. Hüzün, ademin soluğundaki duman. Mesele bir dokuz… Vakit, gün batımı.

İkilik ve sonsuzluk arafımda döngümle kuşatılmışken “Döngüler bizlerin laneti mi?” diye çok sordum tanrıya ve o, gerçeği yüzüme vurduğunda fena sarsıldım Günce. Döngü, bizim körlüğümüz zira. Bize gösterilen yolu görmeyişimiz, başka yönlere gidişimiz ve nihayetinde kendimizi yine aynı yerde buluşumuz… Şimdi tanrım beni affet ama, bu ne sonu gelmez bir çile! Her yeni başlangıç, bir öncekinin yükleriyle çoğalarak geliyor kişiye. O kendini başka denizlerde sanırken aynı derede döngülerce yıkandığını bilmiyor. Heybesinde getirdiği yükleri sırtını kamburlaştırmış, o ise yerdeki taşlarla oynuyor da kaldırmıyor kafasını bir kere.

“Yargılama ki, yargılanmayasın.”

Döngünün zincirini kıran anahtar işte buydu Günce. Bize defalarca farklı kişilerle aynı olayları yaşatan lanetin sırrı, yaşam pergelinin merkezi olamamakta. Şey’lerin iyisini, kötüsünü, güzelini, çirkinini, suçunu, lütfunu ve daha nicesini dışarı atfetmekte. Biz niçin başımıza gelen her ne ise, yüreklice onun sorumluluğunu alamıyoruz ve nedenleri ve sonuçları hep bir başkasına bağlıyoruz? Yeryüzünde var olan hiçbir şey değişmiyor oysa. Birinin cenneti, ötekinin cehennemi olabiliyor. Peki konuyu böylesine uçlara sürükleyen biz -ve bizim yargılarımız- değil mi?

Kendimize keyfimizce doğrular ve yanlışlar üretip, elimizdeki kullanma kılavuzuyla kainatın düzenini hiçe sayıyor ve haddimizin çok dışında kalarak her şeyi yargılara boğuyoruz umarsızca. Mesele aslında biziz Günce. Özümüzde sağlam olamayışımız ve bir yerlere -yargılarımızla- tutunma arayışımız. Gerçekliği bir türlü kabule geçemiyoruz ve tanımlayamadığımız ağırlıkların altında ezilmekten yargı damgalarımız sayesinde kurtuluyoruz. Çünkü sorun hep ‘öteki’nde. Ya bizim durduğumuz yer, baktığımız pencere? Kainatın bize sözü tam da bu noktadan işte. Pergelimizin merkezinde biz yoksak eğer, yargılarımıza atfettiğimiz döngünün hapsinde yargılanacağız. Özümüzü, yüklerinden özgürleştirmek çaresi hiçbir bipolar yargıdan geçmiyor Günce. Bize gökkuşağının sonsuz kabulü gerek.

Döngülerinde sıkışıp kalmış ve öz kaynaklarını tamamen tüketmiş ruhlar dolaşıyor etrafta. Gözlerinin içine baktığımda, gemisinde biçare Nuh’u görüyorum adeta. Onların iki renkli gerçekliğine sığmıyor yedi rengim biliyorum ama benim gerçekliğim de tükenişi kabul etmiyor Günce. İçinde var olduğum sonsuzluktan bir renk yola çıktı.

Hatırla! Özündeki sonsuz kudreti… Hatırla! Güneşin doğuşuyla birlikte uyanan kainatını… Hatırla! Gökyüzünden yere inen her damlanın ruhunu arındırdığını… Hatırla! Duyduğun her nota ile bir ruhun yeryüzünde yankılanan çağrısını… Hatırla! Gözüne değen her renk ile bu dünyadan geçenlerin ışığını… Hatırla! Ruhundan taşan bu durdurulmaz sevginin sonsuz varoluşun olduğunu… Hatırla! Her şeyin özündeki ‘bir’liğini ve yeryüzündeki ‘ben’liğini…

Ve şimdi git Nuh’a söyle, kara göründü Günce!

Hayatımıza renkler girdikçe, her döngü bizi bir adım ileri taşıyor. Yüklendiğimiz her yargıdan özgürleştikçe, sonsuzluğa bir o kadar yaklaşıyoruz. Ben ardımda bıraktığım bu ikilik yılına, sırtımdan attığım yüklerimi de hapsediyorum. Kendimi ve diğer her şeyi tanımladığım yargılarım artık benimle değil. Döngülerim yine var olacaklar belki ama onları renklere boyamayı öğrendim Günce. Sonsuzluğumda hiçbir ‘öteki’ye yer yok çünkü burası gökkuşağının tam altında uçsuz bucaksız bir bahçe. Elimde hakikatten bir anahtar ve yürüyorum kendime. Kendimin habercisine…

 “Sen kendinin habercisisin, bahçe kapısının aralığından içeri sızan yabancısın sen.”


Yorum bırak

E-posta adresiniz yayınlanmayacak Gerekli yerler yıldız ile gösterilmiştir *

Oynat Kapak Parça Adı
Parça Yazarları