İTİRAF

Yazan: Neslihan Magunacı // Tarih:


 

 

 

“Tam altı sene sonra kapısını sonuna kadar kapattığıma inanıp çıktığım Cibali’ye gittim.  Bugüne kadar gitmememin tek sebebi, orada olduğumu biliyor olmamdı. Ben orada kendimi son kez gördüm; kendime bir daha denk gelmeyişimden biliyordum oraya bir yere çömelip kendimi beklediğimi.  Bir gün oraya gidersem muhakkak kendimi yeniden bulacağım, diyordum.

                Öğle, 12 gibi Fatih’te, hayatın dibine çökelen son umut parçacıklarını dudaklarımı ısıra ısıra aramaya başladım. Ziya Gökalp’in yanında buldum önce kendimi, sonra hangi sokağı kirletmekten çekinmemişse kaybettiğim ben’in adımları, hepsine tekrar basarak çiğnedim yeri. Öfke ve hüzün!  Beni kabul etmeyen bir toprağa yeniden kendimi kabul ettirmeyi denemeyecek kadar gururlu ve öfkeli ancak anılarıma sadık olup her ana bir yaş biriktirecek kadar üzgündüm. Ben seninle E, o yılgın ve çarpık kaldırım taşlarının arasına sığan hoş fakat ezilmekten çiçek olduğunu unutan bir bitki hakkında hiç konuşmadım.  Zamana en uzak olduğum bu anda, tüm renklerin sınırlarını kaybedip başka renge bulaşma hakkını kendinde gördüğü noktada seninle hiç durmadım. Sen bu anı benimle hiç yaşamadın; havanın belli belirsiz bir hâle dönüştüğü, aklımın içinde hiçbir harfin kalmadığı, yalnızca yosun kokan dalgaların sesini işittiğim bir andı ve sen yokluğun bana sunduğu ekşi bir tat olmaktan öteye geçemiyordun. Zaman, dalgalarla birlikte kayalara çarpıp denize, kaybolmak üzere geri dönüyordu Haliç’te. Burnumun ucuna gelen bu tanıdık kokunun varlığı beni ilk defa mutlu ediyordu.  Ben… Ben onca zaman sonra ve onca dargınlığa rağmen nasıl gittim Cibali’ye ve hiç üşenmeden sokak sokak  ne için yad etmeye başladım takılı kaldığım her şeyi, bilmiyordum.

                Öfke ve hüzün!

Her şeyin adını küçük başlatmaya tutuklu kılan kelimelerdi artık. Çünkü her şey, öyle çok değişmiş ki, kendimi burada tanıyabilmemin olanaksız olduğunu her girdiğim ve yabancı kaldığım sokakta anlıyordum. Hâlbuki ben ve kapının önüne atılan duygularım buradayken, her caddenin başında yeşerttiğim bir ‘Merhaba’nın samimiyetine her şeyden daha çok inanıyordum. Artık Şair Baki’den geçmek, ince bir kesiğin tüm hayatımı nasıl kana buladığını fark ettiriyor bana. Hâlbuki ben buradayken bazı zamanlar, Balat’taki yıkık binaların arasında saklardım kendimi fakat Balat’ta da yıkık bina kalmamış. Rezil bir yalnızlık dikmiş insanlar, koyu kıvrak yalnızlığımın üstüne. Pahalı bardaklarda içtikleri yüksek kaliteli kahvelerle birlikte lüks bir binanın içinde yalnızlığını kutluyor şimdi uzak durduklarım… İnsanlar!

Benim bir Cemile ablam vardı E, tek yaşayan yaşlı bir kadındı. Ses tonu çok kalındı. Derme çatma bir evde oturuyordu Balat’ta. Emekli maaşıyla poşet poşet ekmek alıp mahalleye dağıtıyordu. Ekmeğini yiyenler o kadar fazlaydı ki… Sanırım kimse yoktu onu tanımayan. Bana başka insanlardan aldığı kıyafetleri getiriyordu. Hep onun getirdiklerini giyiyor, kalın sesi ile bana anlattığı fakat asla şikayet etmediği kendi hayatını dinliyordum.  Onun evine gittim. Yani onun evinin yerine yapılan binanın önünde öylece durdum. İnsanların beni esmer ve uçsuz bir bekleyişe ittiği yetmezmiş gibi, bir de yalnızlığımın üstüne yaşam alanı dikmeleri canımı sıktı. Onları nasıl affedeceğim, bilmiyorum!

 Ben 14 yaşımdayken öldü Cemile abla. Cenazesini memleketinde kaldırdılar ve memleketine gömdüler. Ben Cemile ablanın mezarına hiç gitmedim. Ben Cemile ablanın nereli olduğunu bile hatırlamıyorum. Biliyor musun E, ben hiç mezar ziyaretine gitmedim. Kendi öz kardeşiminkine bile. Kendini asan arkadaşımınkine de.  Galiba ben kötü biriyim. Ama onları hiç unutmadım.

“Aşağılık insanoğlu her şeye alışır” demiş Dostoyevski. İnsan acılarına bile alışıyormuş E, bunu Şenay ablanın bana, ekmek almak için para verdiği yere gittiğimde fark ettim. Şenay abla, benim en yakın arkadaşımın annesiydi. Melek gibi bir kadındı, çokça zayıf ve naifti. Arkadaşım ve ben sanırım ilkokul ikinci sınıfa gidiyorduk Şenay ablanın kanser olduğunu öğrendiğimizde. 7-8 yaşlarındaydık ve kanserin ne olduğunu bilmiyorduk, sadece hasta olduğunu anlayabiliyorduk arkadaşımla, Şenay ablanın. Zamanla hastaneye gitmeleri sıklaştı. Eşi, yani arkadaşımın babası da evi terk etti üstelik. O süreci çok hatırlamasam da, zor günler yaşandığını, insanların asla gülmeyen ifadelerinden anımsıyorum. Sonra bize, Şenay ablanın bitkisel hayatta olduğunu ve bizimle görüşemeyeceğini söylediler. Dedim ki kendi kendime, ben de bitkilerle ve çiçeklerle bir hayat yaşamayı tercih edip gitmeliyim büyüyünce. Şenay abla aslında ne kadar haklı bizi terk etmekle.

Bitkisel hayat denen şeyin hayalimde beliren renkli, çiçekli dünya olmadığını Şenay ablanın öldüğünü duyduğumda anladım. Ve biz o zaman 9 yaşındaydık E. Sadece her şeyi oyun zannedecek kadar çocuk fakat ciddiyetimizi bozmayıp tüm olup biteni sessiz sakin izleyebilecek kadar da yetişkindik. Şenay ablanın bir daha asla bizimle olmayacağını öğrendiğimizde, en yakın arkadaşımla yalnızca uzun uzun bakıştık. Çünkü tüm bu kargaşa, bizim ötemizde ilerleyen fakat ne hikmetse, hiçbir şey yapmasak bile bize değmekten vazgeçmeyen bir zorba olduğunu bize hissettiriyordu. Sonra o arkadaşımla bir daha hiç, “en yakın” olamadık. Çünkü bize yakın olabilecek şeyin bir insanın bedeninde var olmadığını anlayabiliyorduk.  Bugün Cibali’ye gidince E, onun hayaliydi en başta beliren karşımda. Çünkü Cibali, acılarımız ve yapmaya itildiğimiz yanlışlarımızla dolu benim için.

Sana bir gün, sen hiç aç kaldığın için bayıldın mı, diye sormuştum. Hayır, elhamdülillah demiştin. Ben bayıldım. Ben açlık yüzünden çok kez bayıldım. Çünkü bir şeylere doymak pek kolay olmadı benim için. Ki hâlâ neye aç olduğumu bilmiyorum desem yeri!

Depo gibi bir yerde kalıyorum son zamanlarda Galata’da. Çok küçük ve eski bir yer…  Bir eski binanın alt tarafı… Burada tek tek hatalarımı düşünüyorum. Evet, hatalar ve başka hatalar yaptım. Üstelik her hata başka bir hataya kapı açtı ve ben nihayetinde yanlışa eriştim. Yanlışlar yaptım, yapmak istemesem de. Fakat ben açlığı hiç unutmadım E. Açlıktan bayıldığım için çok öfkelendim ama kime öfkelendiğimi de hiçbir zaman anlayamadım. Artık anlıyorum işte.

Tanrı’nın benimle bir derdi var, sorunu ne çözmüş değilim. Umurumda da pek değil aslında. Fakat ona çok kızgınım. Bir Tanrı, çocukları neden aç bırakır? Hadi benim şansım döndü, ya diğerleri? Bazen o günlerime ihanet ediyormuşum gibi hissediyorum E.

 Bir gün Karaköy’de iş aramaya başladım.  Yine bayılmak üzere olduğum bir gündü. Hatta gücümün tamamen tükendiğini farkındaydım.  Bir esnafın çardağına oturdum. Ağlamaya başladım. Bir adam geldi yanıma, adı Ali. Patronuydu oranın. Mendil uzattı, neyin var, dedi. İlk defa ona anlatmaya başladım her şeyi.  Cemile abladan sonra sanırım sevgisinin karşılıksız olduğuna inandığım tek kişiydi. Ben hep oraya gidip yemek yedim sonra. Hep sohbet ettik onunla. Felsefe ile ilgileniyordu. Galata’ya çıkan yolda küçük bir dükkanı vardı. İçinde de bolca kitap. Çiçekleri çok seviyordu. Bana ‘Obrizya’ diyordu o. Mor bir bitki… Çok zor yetişiyormuş. Bahçede çok Obrizya’sı vardı onun.  En çok ona yakıştıramadım ölümü. Hâlâ da yakıştıramıyorum. Ben gerçekten hiç ummazdım ondan böyle ölmeyi. Ben Ali’nin de mezarına hiç gitmedim E. Ben sanırım kötü biriyim.

Bence Tanrı ve sen, benim mutsuz olmamı istiyorsunuz ama ben hâlâ neden size inandığımı bilmiyorum. Evet, sen ve Tanrı, bana hep hak etmediklerimi yaşattınız. Ben kötü biri olabilirim fakat asla vicdansız olmadım E ve hep, acı çekenlerin yanında durdum. “

Ona böyle yazdım ve acıyla bakarak gülümsedim.

 

İstanbul – Beyoğlu/Galata

2018

 


Yorum bırak

E-posta adresiniz yayınlanmayacak Gerekli yerler yıldız ile gösterilmiştir *

Paylaş


Oynat Kapak Parça Adı
Parça Yazarları