koyu

Yazan: Neslihan Magunacı // Tarih:


 

 

 

-Çıt…
Tak!

Tanrı, beni iyi dinle!

Gök inatla karanlığa doğru biliyorken kendini, bu uçsuzluğun koynunda bir kez daha bu kadar keskin nasıl kalabildiğimi düşündüm durdum aralıksız. Burası, Üsküdar. -ne çok sevmezdim burayı bir zaman! Şimdi nasıl olur da, karanlık ve belirsiz bir yerin, kimsenin henüz bilmediği hatta bilmekten çekindiği o merdivenlerinin üstünde bir küçük dairede yer alıyor tüm umutlarım. Üstelik, bu hapis hayatı, bu umutlarımı şekillendirme kudretinde olan kafes, kim tarafından ve neden hırsla koyuldu yaşantımın içine, anlayamıyorum. Sertelmekte fakat, hissediyorum, kayıp zamanlarımın en sivri bilinmezliği bir kez daha. Ah şimdi, o çıksa da karşıma, “Seni tanıdığım andan itibaren karanlığın ihtişamının tadına vardım ve kaybolmanın zevkini yaşıyorum,” dese, nasıl da dört köşe olurum zevkten. Nasıl bir iğretiden sıyrılmama sebep olur onun harfleri. Hâlbuki az önce giden, bu kapıyı çarpan ondan başkası değildi. Ona gittiği yerin karanlık olmadığını söyle Tanrı! Orada aşikârlıkla tanışacak onun en eksik kıldığı her yanı ve yeniden kendine küsecek, biliyorum.  İhtiyacı olan koyu bir karanlık! Hayret, bir ayak sesinin odamda gittikçe büyüyen şiddetini işitirken ben, bu gelenin o olmadığını nasıl bu kadar iyi biliyorum. Ben gittikçe peşimden ayrılıp, başka gölgelerle kavga eden gölgem, şimdi burada, tam da bu noktada niçin bir şapkada kendini hatırlatıp olur olmaz bir zaman diliminde kendi içime yürütüyor beni. Benimle olan bu kavgamın sonunda hangi kaybeden bana teselli vereceğim, inan bilmiyorum.

 

Odamın boyası sökülmüş duvarları arasında seken, ben de dahil olmak üzere hiç kimseye ilişmemeyi tercih eden sesimi, hangi boşluğunda saklayıp havanın, bana uçsuzluğu bağışlıyorsun? Kendi karşımda  duran bu bendeki sesi, başka bir bana hangi kefaret karşılığında verdin? Bu savaşın sonucunun ne olacağını bilmene rağmen beni karşıma almamı niçin seyrettiğini bilmiyorum.

Seni kaybettim Tanrı! Seni, senin yarattığın bu cehennemde kaybettim fakat bana verdiğin bu iradeyle neyi kaybedip neyi hatırlayacağımı bilmene rağmen beni yokluğa sürüklenmekten alıkoymadığın için tahmin ediyorum ki, sen de kaybolmamı istiyorsun. Oysa ben en son, her şeyin kendi aksi ile bir tam olduğunu düşünerek kendimi, aksimi  bulabilmek için yoruyordum.  Henüz kendimi bile bulamışken Tanrı’m, şimdi seni kaybetmek…  Seni kaybetmeyi elbette ki, hiç hesaplamamıştım.  Fakat ne desem de, neyi hesaplasam da, yapabildiğim en iyi şeyden öteye gitmeyecek kucağımda kalan. En usta susuşu konuşlandırıp dudaklarımın köşesine, bir sokağı iri adımlarla tekrarladıktan sonra, ağır aksak bir yokluğun habercisi satırlarla kirleteceğim dokunulmamış kağıtların saflığını. Görkemli bir susuşun ardından bir kaldırım kenarına oturup bağdaş kuran umutlarımın nasıl dudaklarını büzüp bana küstüğünü seyredecek ve kendimi bütün dünyevi varlıklardan, nesnelerin dünyasında yer alan her şeyden soğutmaktan öteye geçmeyeceğim. Evet Tanrı, sonra yine puslu sabahlara yeniden uyanmanın hayal kırıklığını yaşarken, nasıl kapıyı çarpıp hayatımdan çekilişini düşünecek ve kendimi tüm çıplaklığımla ona sunduğum için kendi önümde diz çökeceğim. Önünde diz çökülüp af dilenmeyi hak ediyor bu başka ben. Çünkü, Züleyha, güzelliğe iştahlı kadınları sofrasının en başında ağırlarken, Yusuf geldiğinde kesilen onca elden sofraya akan kanın sıcaklığındaydım ben. Hiçbir şeyini kaybedecek kadar her şeyinden olan Mısır kralının, son feryadında bir damla gözyaşı olarak düştüm düşmanın ayağına. Tamara, Kartlos’un adını anıp, “Buraya ölmeden önce yeniden geleceğim,” diye öfkesinin ucunu sivriltirken Ortahisar’da, Azize Nino, inancını saçlarının arasında saklayıp Kafkasya’ya kaçarken ayağın altına sızmaya başlayan ince, delişmen ağrıdaydım. Sevgi ve kahramanlık temalarını işleyen bir kitabın sayfalarını çevirirken küçük bir çocuk, satırları süzdüğünde sabit kalan gözlerinin ucunda biriken kızıldaydım. Beyazıt’ta ölüme terk edilen on dokuz yaşındaki gencin, aklından geçen son hatıraya sığabilecek kadar küçük ve bir kuşun her kanat çırpışını tüm boşluğumla okşayabilecek kadar devasa benim niteliğim. Öyle ki, hangi kelimeyi sıfat diye yakıştırıp koysalar adımın önüne, ona hapsedilmeyi istemeyip kelimeyi kendimden itecek kadar sığdıramadım heybetimi hiçbir yere. Çünkü ben, karanlıkla beslenip insanların koynuna uzanarak aklını kemiren tüm karaltılarla kavga eden kişiyim. En az sen kadar her yerdeyim Tanrı! Her yerdeyim…

 

İstanbul – Üsküdar
2019

 


Yorum bırak

E-posta adresiniz yayınlanmayacak Gerekli yerler yıldız ile gösterilmiştir *

Paylaş


Oynat Kapak Parça Adı
Parça Yazarları