Kadın Özgürleşmesinin Cesur Kalemi: Simone de Beauvoir

Yazan: Ceren Altan // Tarih:


 

Hoş geldin. Ne iyi ettin yine geldin de. Bak, bu benim inci tanem. Bu, benim sayfa sayfa okuduğum, içselleştirdiğim biricik yazılarımdan bir diğeri elimden geldiğince. Bak çok hoş satırlar okudum geçenlerde, diyor ki: “Biliyorum ki kişi kendini asla tanıyamaz, ancak anlatabilir. Ne varsa kendini anlatma sanatında vardır.” Öyle ya, hepsi birer sanat değil mi? Okumak, yazmak, konuşmak, bir şekilde gösterebilmek sana farklı olanı. Deniyorum yine. Bir başka konudayız bu ay. Kadınlardan, haklardan, özgürlükten, Simone de Beauvoir’dan bahsedeceğiz kelimelerimiz yettiğince. Kendini anlatma sanatı ile ilgili bahsettiğim az önceki sözleri de sevgili Simone’umuz sarf etmiştir zaten. Böylelikle konuya da giriş yaptık Gececi’m. Sanırım. Öyleyse başlıyoruz…

Aile Yapısı – Her Şeyin Başlangıcına Bir Dokunuş:

1908 yılının ocak ayında dünyaya gelmiştir Simone de Beauvoir. Babası Georges Bertrand de Beauvoir bir avukat, annesi Françoise de Beauvoir de zengin bir bankerin kızıdır. Simone’un soyadının önündeki “de” takısı XIX.yy’da ailesine soyluluklarını belirtmesi için verilmiştir. Babası avukatlıktan ziyade tiyatroya bağlıdır derinden. Annesi ile babası vakitlerinin büyük bir kısmını amatör tiyatro oyunlarında oynayarak geçirirler. Evleri Paris’in o görkemli Montparnasse Bulvarı üzerindedir ancak Simone yazlık evlerinin bulunduğu Limousin bölgesinde daha özgür hissedecektir kendisini. Bilirsin, Beauvoir ile özgürlük elbette ki ayrı düşünülemez. Hem bu burjuva kimliği hem de taşralı olan tarafıyla karakterindeki bu çeşitlilik ona, toplumun büyük bir kesiminin dilinden anlama fırsatını verecektir.

Simone (sol alt), kız kardeşi Hélène, annesi ve babası.

Bir zamanlar zengin olan Beauvoirlar’ın, aile içinde yaşadıkları tatsız olaylar sebebiyle ekonomik durumları sarsılır, babaları daha düşük ücretli bir işte çalışmaya başlar, evlerini daha mütevazı bir mahalleye taşırlar ve yine babaları kızlarına drahoma bile hazırlayamayacağını söyler. Drahoma dediğimiz, Türk toplumundaki çeyize benzer sayılabilir. Katolik ve Yahudi kültüründe kadına, eşine herhangi bir şey olması durumunda geçimini sürdürebilmek, bağımsız yaşayabilmek için ailesi tarafından ayrılan paradır. Kadınlar başka bir erkeğin himayesi altına girmeden kendi ayakları üstünde duramıyormuş, özgürce yaşamını sürdüremiyormuş gibi… Babasının drahoma hazırlayamaması durumu Simone’u kendi ayakları üstünde durmaya iten önemli bir sebeptir senin de anlayacağın üzere. Belki babası bu ekonomik krize tutulmasaydı, günümüzde Fransız solunun en önemli isimlerinden, modern feminizmin temsilcilerinden biri olan Simone de Beauvoir hiç var olmayacaktı bile.

Daima karşısına çıkan olayları fırsata çevirebilmiştir Simone. Ailesinin burjuvalıktan gelen bu sanatseverliğinin, özellikle de babasının tiyatro ve edebiyata ilgisinin onun bu renkli karakterinin oluşmasında etkin rol oynadığını ifade etmiştir. Erken yaşta yazarlık denemelerine girişmiş ve yazdığı kısa hikayeler çevresi tarafından büyük beğeni toplamıştır. Simone büyüdükçe, yazdıkça, diplomalar alıp kendi parasını kazanmaya başladıkça, babası -her ne kadar aydın olarak nitelendirilebilir olsa da- bunu bir şekilde hoş karşılayamaz. Çünkü evin egemen gücü erkektir, para kazanmak, evi geçindirmek ancak ve ancak erkek egemenliği tarafından yapılabilir. Ve böylelikle babası mevki kaybına uğradığını düşündüğünden evi terk eder. Artık evin bütün yükü annesi Françoise’in üstündedir. Annesi kızları üstünde bir baskı kurar, kız kardeşi Hélène hayatı boyunca bundan şikayetçi olmuştur. Ancak Simone için bütün bunlar evliliğe karşı önyargılarının oluşmasına ve sonucunda bitmek bilmeyen bir özgürlük arayışına sebep olacaktır şüphesiz.

İpler artık baskıcı annenin elinde demiştik. Koyu bir Katolik olan anneleri kızlarının devlet okulunda okumasını istemeyip onları Hristiyan değerleri temelinde kurulmuş bir eğitim kurumuna yazdırır. Burada aldıkları eğitim çoğunlukla din üzerinedir. Bunlara rağmen Simone çalışkan bir öğrenci olduğundan derslerini daima iyi şekilde atlatır ve sınıf birinciliğini sürdürür. Bu okulda hayatının büyük bir kısmında da yer edinecek olan biri ile tanışır: Elisabeth Lacoin. Arkadaşlıkları 11 yıl sürecektir Zaza ile. 14 yaşına bastığında Tanrı’ya olan inancını yitirir Simone, Zaza’nın aksine. Katolik bir okulda okuyup birinci olmasına rağmen birkaç sene sonra ateist olması konusunu ironik olarak nitelendirebilir miyiz sence? Aynı zamanda bu çağlarında tuttuğu günlükler ileride, onun bu burjuva kimliğinden kopup nasıl kendini var ettiğinin kanıtı olacaktır.

Sorbonne ve Özgürlüğün Keşfi:

Simone 16 yaşındayken sınavlara girer, Bakalorya sınavları. Fransa’da eğitim sistemi günümüzden biraz daha farklıdır o dönemlerde. Başarılı lise öğrencileri geniş kapsamlı, iki yıl sürecek bir eğitim alırlar üniversiteden önce. Sınavlar birkaç aşamalıdır ve Simone 1924’te ilk aşamayı, 1925’te de felsefe ve matematik dallarında başarılı olup ikinci aşamayı geçer. Bu başarıları ona Sorbonne Üniversitesi yolunu açar. 1926 senesinde bütün sınavlarını başarıyla vermesi ile ilk romanını hazırlama çalışmaları başlar henüz 18 yaşındayken. O akademik çevre ile tanışmaya hazırlansın dursun, yakın arkadaşı Zaza 1929 yılının kasımında hayata gözlerini yumar. Bu olay Simone’u derinden sarsar şüphesiz ve kendine bir söz verir o dönem; Elisabeth’i yaşatmaya devam edecektir. Etmiştir de. 1958’de Les Mémoires d’une Jeune fille rangée (Bir Genç Kızın Anıları) adında otobiyografik eserini yayımlar, içinde Elisabeth’den bahsettiği sayfalar ile. Öğrenim hayatına geri dönecek olursak 1928-29 yıllarında çok sıkı çalışır Beauvoir. Felsefe agregasyon sınavlarına girer ve Leibniz üzerine felsefi bir inceleme yazısı yazar, bunu jüri önünde savunur. Sınav sonuçları açıklanır, 1929 yılında sınava girenlerin en genci Simone de Beauvoir ikinci, Jean-Paul Sartre da birinci olmuştur. Böylelikle iki ayrı çizgide ilerleyen hayatları artık kesişmiştir ve bundan sonra birbirlerinin izlerini hep bulacaklardır hayatlarında.

Simone de Beauvoir ve Jean-Paul Sartre Sorbonne yıllarında, henüz yeni tanışmışken.

Beauvoir çoğu yazılarıyla ve konuşmalarıyla yargılanmıştır çevresi tarafından. Sorbonne’da okuduğu yıllarda arkadaşları tarafından tam da kendisine yaraşır bir lakap takılır ona: Castor, yani Cesur. Düşüncelerini dünyaya duyururken daima cesur olmuştur çünkü Simone. İnsanlar istediğini düşünsün, toplum, işçi, burjuva, devlet büyükleri, yönetici sınıf ne derse desin, o yargılanmak uğruna da olsa kadınları uyandırmaya, harekete geçirmeye çalışmış ve seslerini duyurmaya yüreklendirmiş, onları en doğal hakları olan ayaklanmaya, eyleme ve toplu bir kadın hareketine teşvik etmiştir. Öğrenciyken de ondan beklenenin çok üstünde, çok çarpıcı yazılarıyla ses getirmeyi başarmış ancak esas İkinci Kadın (La Seconde) ve Konuk Kız (L’Invitée) gibi romanlarına serpiştirdiği kendi hayatından detaylar ile hem kadın-erkek ilişkilerini topluma farklı bir bakışla düşündürmeyi başarmış hem de ahlak, etik, aşk, bağlılık gibi kavramların temellerini sorgulatmıştır. Peki böylesine radikal düşünen bir kadının kendi ilişkileri nasıldı diye de sorarsan Gececi’m, onu da şöyle özetlemek mümkün: Beauvoir evliliğe karşı tabii ve Sartre’ın da ondan farksız olduğu söylenemez. Sartre evlilik veya kariyer gibi bir kuruma sadık kalmaya karşıdır her zaman. İkilinin ilişkilerinin en güzel tarafı her zaman birbirlerinin yanlarında olmalarına rağmen aynı zamanda ikisinin de ihtiyaçları olan o özgür alanı birbirlerine tanımalarıdır. Sartre’ın önerisiyle aralarında minik bir anlaşma yapmışlardır, artık sevgileri büyüyüp de bir şeylerin daha farklılaştığını hissettikleri zaman; sahip oldukları “zorunlu aşk”a ne olursa olsun sadık kalacaklardır, fakat “olumsal aşklar” yaşamak konusunda serbesttirler. Bu da ikilinin hayatları boyunca birbirleri dışında pek çok insanla paylaşımda bulunmalarını sağlayacaktır.

Marsilya’dayken. Öğretmenliğe başladığı ilk yıllar. Öğrencilerinden ayırt edilemiyor bile genç Simone.

Beauvoir Sorbonne’dan mezun olduktan sonra Fransa’nın Marsilya kentine, Sartre da Le Havre’a atanır. Endişelenme, başlarına ne gelirse gelsin kaderleri mutlaka onları bir arada tutmayı başarmıştır neyse ki. Simone’un öğrencilerinden biri onu şöyle bir öğretmen olarak tanımlamıştır hakkında yazılan bir kitapta: “Pırıl pırıl mavi bakışlarındaki zekâ en baştan çarptı bizi. Tek kusur: Sesi kısıktı, boğuktu, kulağa pek hoş gelmiyordu. Aşırı hızlı konuşması not tutarken bize çok sıkıntı veriyordu (…). Ben hem öğretmenden hem de bize anlattığı felsefe problemlerinden büyülenmiştim: İkisi bir arada bana bir tür tanrı esini gibi görünüyordu. O çok çeşitli ve bizim için yepyeni konular üstüne öyle çok şey biliyordu ki; dersleri canlı, açık seçik ve disiplinli idi; hiçbir zaman not kullanmazdı: Her şey kafasının içinde, kusursuz bir düzendeydi.” Simone de Beauvoir ile yapılan röportajları dinlemeni mutlaka öneririm sana. Öğrencileri o kadar haklı ki söylediklerinin her kelimesinde. 1975 senesinde Jean-Louis Servan-Schreiber’ın televizyon programına katıldığı bölümde gerçekten de büyülenmemek elde değil konuşmasından ve sözlerinin zihninden aktığı gibi sana erişmesinden.

Varoluşçu Feminizmin Temelleri: İkinci Cins:

Sorbonne’da okuduğu yıllarda arkadaşları ile çalışma grupları oluşturmuşlardır ve yoğunlaştığı konular doğrultusunda Hegel ile tanışır Simone de Beauvoir. Hegel yazdıklarının özbilinç kısmında efendi-kölelik diyalektiğinden bahseder. O zamana kadar felsefede özbilinç kavramı insanın kendi üzerine düşünmesi ile ilişkilendirilirken, Hegel bu kavramın kapsamını yetersiz bulup daha da genişletir. Şöyle ki; birey elbette kendisini, kendisi üzerine düşünerek tanır ancak bu tam olarak doğru bir tanımlama olmayabilir. Bunun diğer bilinçler tarafından da desteklenip ifade edilmesi gerekir. Diyelim ki; zeki olduğumuzu düşünüyoruz. Bunu kanıtlayacak ya da doğrulayacak tek ifade kendi düşüncelerimiz. Peki ya çevremiz tarafından da böyle nitelendirilirsek? İşte o zaman zeki olduğumuzu kanıtlayacak ya da destekleyecek daha çok ifade olduğundan bu bilginin doğruluğu daha gerçekçi bir hal alacaktır. Bu ifadeyi oluşturabilmek için de farklı özbilinçlerin yani bir diğer deyişle farklı düşüncelerin, karakterlerin birbirini tanıması gerekliliği söz konusu olacaktır. Bu da Hegel’in ifadesiyle özbilinçlerin çatışması sonucuyla meydana gelir. Çatışan özbilinçlerden biri efendi konumuna girerken, diğeri daha pasif kalıp köle konumuna girer. Sonrasında Hegel köle durumundaki bireyin bundan nasıl kurtulabileceğini inceler, bunun üzerine yazar. Bunları okuyan Simone de Beauvoir bu köle-efendi diyalektiğini kadın-erkek üzerinden yorumlar ve yaptığı çıkarımlar doğrultusunda eserleri arasından en çok ses getirenini, o meşhur İkinci Cins’i (Le Deuxième Sexe) 1949 yılında yayımlar. Kitabında kadını bir köle ve erkeği de bir efendi ile direkt olarak bağdaştırmaz, fakat erkeğin kadın üzerinde bariz bir baskı kurduğunu söyler Hegel’in efendi-köle diyalektiği ile ilişkili olarak. Bu baskı yüzünden kadınların dünyada yaratabileceklerini yaratamadıkları ve bundan alıkonduklarını özetler. Kadının rolü yalnızca evini çekip çevirmek, çocuklarını büyütmek ve erkeğine hizmet etmek değildir, bütün bunlar kadının ekonomik açıdan üretkenlik/üreticilik rolünde etkisiz olmasına yol açar. Kısacası kadının eve hapsolması onun özbilincinin boğulması ve en nihayetinde özgürlüğünün yok olması anlamına gelir.

Beauvoir korkusuzdur; ifadeleri sert ve kelimeleri keskindir. Kadın-erkek ilişkilerini, toplumsal yargıları, tarihi irdelerken bahsettiği ikinci cinsiyet kadının ta kendisidir. Simone haklı, varoluşçu feminizmin kurucusu olmak kolay değil, çarpıcı ve kati olmak gerekiyor, devrim niteliğinde döneminin öncüsü fikirler savunacaksan. Varoluşçu feminizmin temellerine bakmadan önce, varoluşçuluğa bir göz atalım dilersen. Varoluşçuluk ile Sartre ayrılamaz ve en temel ilke şudur: “Varoluş özden önce gelir”. İnsan önce var olur ve daha sonra iradesi ile, fikirleri ile kendi öz’ünü oluşturur, şekillendirir. Bu ifadeler ontolojik (varlık felsefesi) açıdan bir dönüm noktasıdır çünkü var oluşun öz’den önce geldiğini ve öz’ün birey tarafından şekillendirildiği bilincine ulaşmak, insanlarda ahlaki açıdan daha sorumlu ve bilinçli bir hale yol açar. Varoluşçu feminizm ise bu çerçevede kadının rolünü ve konumunu irdeler. Varoluşçu feminizm olgusu ilk kez Simone de Beauvoir tarafından İkinci Cins’te ele alınır. Modern toplumda da esas özne erkek iken kadın onunla tanımlanan ve ayrılan bir diğer, bir ötekidir. Kadınlar nesne olmayı reddettikleri sürece onları böyle görenler tarafından eninde sonunda özne olarak kabulleneceklerdir. İşte Hegel’in özbiliçlerin çatışmasını tam da bu şekilde yansıtmıştır Simone kadın-erkek ilişkilerine. Toplum yapısının kökenine indiğinde Sartre’dan farklılaşır Simone. Yapısalcılığın en önemli isimlerinden Claude Lévi-Strauss, bizim bilinçten önce toplumun bir elemanı olduğumuzu, dil, kültür, eğitim gibi kavramların bizi şekillendirdiğini ifade etmiştir. Zaman içinde toplumlar anaerkil yapıdan ataerkil yapıya evrilmişlerdir, bu değişimden Friedrich Engels de Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni adlı eserinde bahseder. Toplumun anaerkillikten ataerkilliğe dönüşmesi kadının yenilgisidir. Kadının ailede, sosyal çevrede anlamı değişmiş ve artık metalaşmış, bir objeye dönüşmüştür. Beauvoir tüm varlığıyla bu ideleri yıkma uğruna mücadele etmiştir.

Simone’un kadının özgürlüğünü ifade ederken kullandığı kesin ve katı sözler toplumu ona karşı muhalefet hale getirmiştir. Öyle ki, döneminin önde gelen düşünürlerinden Albert Camus, İkinci Cins’in yayımlanmasından sonra Simone’un Fransız erkeğini küçük düşürdüğünü söyler, varoluşçular ile uzlaşamayan Komünist Parti bu ifadelerin işçi kadınları ilgilendirmediğini söyler ve hatta Vatikan kitabı kara listesine alır. Kadının bireysel özgürlüğünün aile kurmayarak ve çocuk sahibi olmayarak daha etkili gerçekleşeceğini açıkça belirtmiştir ancak bu söylemler toplum tarafından büyük tepkilere sebep olur. Oysa ki Simone yanlış ya da eksik ifade etmemiştir. Kadının bir erkeğe olan bağlılığının yasal ifadesi ise evlilik, elbette ki onun özgürlüğünü kısıtlayacaktır. Artık yasal olarak da psikolojik olarak da birine bağlıdır. Bunun yanında aile kurmak, evlat sahibi olmak daha da gittikçe kısıtlar kadını. Artık yalnız kendisi için düşünemez, bir ailesi vardır ve aldığı her karar nitekim onları da etkileyecektir. Kaldı ki kadının ekonomik özgürlüğü de yoksa, bu demektir ki kadının artık bir birey olarak hiçbir özgür yanı kalmamıştır. Hiçbir kararı tek başına alamayacak, tamamen parazit gibi bir canlıya bağlı olarak yaşayabilecektir yalnızca. Düşüncelerini açıklarken daima kadınları buna iten etkenlerin, erkeklerin biz kadınlar üzerinde kurduğu baskı olduğunu da söylemiştir aynı zamanda ve tüm bunları sindiremeyen aydın ya da bağnaz toplumun büyük bir kesimi ona karşı çıkmıştır.

Siyaset ve Aktivist Simone:

 

                         

78 yıllık hayatı boyunca Simone de Beauvoir, pek çok ülkeyi gezme fırsatı yakalamıştır. Her gezisi ona ayrı bir değer katmış ve gündemi bizzat deneyimlemesini sağlayıp fikirlerini oluşturmasında büyük rol oynamıştır. 1933’te İtalya’ya gider ve Roma’ya hayran olur ancak adım attığı her taşta Mussolini’nin faşist baskısını hisseder. 1947’de Amerika’yı ziyaret eder, Günü Gününe Amerika (L’amérique au jour le jour) adlı gezi yazısını yazar. Etkilendiği her halinden belli, ki sonraları sık sık ziyaret de edecektir Amerika’yı. Bu yolculuktan sonra rotasını tamamen değiştirir ve bu kez kapitalizmin etkilerinin acımasızca yaşandığı ülkeleri yani madalyonun diğer yüzünü görmek ister. Cezayir, Tunus gibi ülkelere ve Afrika’ya yolculuk yapar. Burada Fransız sömürüsünün etkisini çarpıcı bir şekilde gözlemlemiştir.

1955’te Çin’e gider Sartre ile beraber ve komünist parti lideri Mao Zedong ile tanışır. Burada devrimin etkilerini, yeni rejimin izlerini gözlemler ve Mao’nun uzun yürüyüşüne atıfta bulunarak Uzun Yürüyüş (La Longue Marche) adlı eserini yazar. 1960’ta nihayet Küba’ya gider ve burada da Küba devriminin öncüleri Che Guevara ve Fidel Castro ile tanışır -yine Sartre ile beraber-. Bütün bu yolculuklar Simone ve Sartre’a dünyada olup biteni gerçekleştiği yerde izleme şansını verir. Böylelikle Simone’un güçlü siyasi kimliği daha da pekişecektir.

“343 Manifestosu”na destekçi kadınlar.

Beauvoir için radikalleşmenin sınırları yoktur. Yıllarca yaptığı çalışmalar sonucunda kadınlara artık sorunlarının çözümü için, değişim için sosyalizmi beklememelerini, aksine kendi kaderlerinin iplerini kendi ellerine almaları gerektiğini öğütler, onları toplu bir feminist harekete davet eder. Bu

 

doğrultuda oldukça ses getiren eylemler gerçekleştirir; 343 kadının kürtaj hakkını savunduğu, talep ettiği davada onun da ismi vardır. Kadınların aile kurma özgürlükleri olduğu gibi kürtaj hakları da olduğunu şiddetle savunmuşlardır ve kamuya yayınladıkları bu manifestoda 343’ünün de isimleri yer almaktadır. Toplum tarafından manifestoyu destekleyen her kadına “kaltak” damgası yapıştırılır ve davanın adı “343 Kaltak Manifestosu” olarak geçer -hâlâ günümüzde de-. Bu büyük eylemler kapsamında 1968 senesi mayısında MLF (Mouvement de libération des femmes-Kadınların özgürlük hareketi) ile en ön saflarda yürür. 1968 senesi feminist hareketlerin zirvede olduğu bir dönemdir. Bunun dışında aktif katılım sağladığı bir diğer dava da Bobigny Davası’dır. Simone her davranışında kadının gücünü diğer güçlere kanıtlar nitelikte göstermiş ve her zaman çevresindeki kadınları da örgütlenmeye yüreklendirmiştir.

 

Simone, Sartre’ın cenazesinden.

15 Nisan 1980 günü, Simone’un en büyük yardımcısı, dostu, destekçisi, hayat eşi Jean-Paul Sartre hayata gözlerini yumar. Kolay olmamalı hayatın boyunca bireysel özgürlüğü savunmana rağmen ne olursa olsun bağını koparmadığın birini kaybetmek. Hele de o insanla apayrı bir paylaşım, bambaşka bir öğretiler bütünün varsa. Ben ölümü pek bilmem Gececi, sen düşün artık onun ne kadar yara aldığını. Sartre’dan sonra düşüncelerini çekinmeden daha da çarpıcı ifade eder Simone de Beauvoir ya da gezilerin etkisi ile de olabilir, kim bilir.

Hayatı boyunca pek çok kadına ilham olmayı başarmış ve toplumun tabularını yıkmayı başarmıştır Simone de Beauvoir. İnandıkları uğruna ne pahasına olursa olsun, cesurca, olduğu gibi, açıkça -yaftalanmak uğruna da olsa- davasının peşinden gitmiş ve fikirlerini sonuna kadar savunmuştur yüce Castor. Her şey kadın ile başlar. Simone’un o kadar değerli sözlerinin arasında biri vardır ki bunu asla aklımızdan çıkarmamalıyız: “Kadın doğulmaz, kadın olunur!”

Kadınları ve kadınlığı her zaman anlaman dileğiyle.

8 Mart’ımız kutlu olsun!

Sevgiyle kal…

 

Daha fazla bilgi edinmek için sana önerebileceğim kaynaklar:

Jacques Deguy ve Sylvie Le Bon Beauvoir, Simone de Beauvoir: Özgürlüğü Yazmak

Simone de Beauvoir, Kadın, (Bertan Onaran çevirisi ile), Payel Yayınevi

Simone de Beauvoir, Mandarinler

Fatmagül Berktay, Tarihin Cinsiyeti

Georg Wilhelm Friedrich Hegel, Bilinç Problemi, Köle-Efendi Diyalektiği, Praksis Felsefesi

Freidrich Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni

Jean-Paul Sartre, Varlık ve Hiçlik

Jean-Paul Sartre, Akıl Çağı

Ve tabii ki, Simone de Beauvoir, İkinci Cins (Bulabilirsen bana da haber ver, Türkçe baskısı hakkında yeterli bilgiye ulaşamadım ne yazık ki.)

Simone de Beauvoir: Neden Feministim? (1975), Türkçe Altyazılı Questionnaire’de Jean-Louis Servan-Schreiber ile yapılan röportaj: https://www.youtube.com/watch?v=VUWOl61uG5s

Simone de Beauvoir ve Feminizm-Zeynep Direk İle Felsefe Vakti: https://www.youtube.com/watch?v=bxhh3pLELrA&t=1365s

Suffragette (2015), Sarah Gavron filmi.


Yorum bırak

E-posta adresiniz yayınlanmayacak Gerekli yerler yıldız ile gösterilmiştir *

Oynat Kapak Parça Adı
Parça Yazarları