TREN

Yazan: Neslihan Magunacı // Tarih:


 

 

 

Bu bahar yanmayı emretmiyordu sokaklarca… Büküle büküle endamındaki sihri kaybetmiş aylar bulaşmıyordu yaz sonuna. Ruhu kadar zarif bir veda ile havaya sızan kokuyu çekip almaya çalışıyordu günün içinden çocuk.  En son ne vakit burada olduğunu hatırlamak için çaba sarf etmeyen kendini, doğanın gücüne teslim ederek hiç kimsenin onu görmediği ve tanımadığı bu yerde koşa koşa gezmeye hazırlıyordu. Ağaçlar, yapraklarını rüzgarın şehvetli kollarına sunarak, sessizliğin en hor görülmüş yanı ile yaprakların dans etmesine müsaade ettikçe, annesinin elini bırakan hayta bir çocuk oluyordu rüzgar. Çocuk, tenine zarafetle dokunan yeli her hissedişinde bir parça çocukluk daha ekleyip gülümseyişine, yapraklara kapılıp haytalık etmek istiyordu. Bir başka bahar, nezaketten yoksun bir tavır ile, pencerede nöbet tutuyordu ancak. Dikçe bir yürüyüş var çocuğun adımlarında. Dilinde ihtiyarî bir türkü, kulaklarında hâlâ o son çığırış… O vakit mutlu muydu sanki? Hatırlamıyordu…

Bir tren düdüğü sesi, uzaklara işveli bir daveti sustu.

Sıradan bir Haziran sabahından arınıyordu, gün. Yeşile dolanmış bir günün sabahına uyanmak, sebebi olmayan bir mutluluğu konduruyordu dudaklarına. Bahçedeki limon ağacına bir an önce ilişip limonları koklamak istiyordu çocuk. Çocuğun ardına saklanan ne bir gölge ne bir insan vardı bu defa. Eline bir kitap sıkıştırıp koşuyordu bahçeye, tavan arasındaki sedirden kalkıp. Hiç kimseyi merak etmeyen gözlerle süzüyordu çevresini. Görünürde olmayan her insan için ayrı ayrı gülümsüyordu. Gülümsüyor.  Gülümsüyor ve gülümsüyordu! Yalnızlığın tadı buram buram sarmıştı etrafı. Etraf hiç bu kadar renkli bir yalnızlığa ev sahipliği etmiş midir daha önce, merak ediyordu.
Çocuk, gözlerini yumup başını kaldırarak güneşi hissetti daha sonra. “Tanrı!” dedi, onu dinlediğinden emin olduğu sesi ile, “Burada mısın?”

Ne idüğü belirsiz hiçbir hüzne denk gelmiyordu artık içinde. Bir sandalyeye sırayla oturttuğu hüzünleri, bu defa onu seyrederken, bir ayak sesinin gittikçe ona yaklaşmasını duyup mahremiyetinin ihlâl edilmesinden rahatsız oluyordu yalnızca. Olağan sade, üzerinde oldukça serkeş kıyafetler bulunan uzun saçlı bir adam çocuğun yanına geldi yavaş yavaş. Buralara yabancı olduğu etraftaki huzuru şaşkınlıkla karşılayışından belliydi.

Bir tren düdüğü sesi duyuldu.

-Merhaba, dedi çekingen bir tavırla adam. Sesindeki duraksama, araya sızmaya hazırlanan samimiyeti zedeler gibiydi.

Çocuk, bu “merhaba”yı, ufak bir tebessüm ile karşıladı.  Sonra sessizliğini bozup, “Nereye gidecektiniz?”  dedi.

Sustu adam. Çevresini süzmeye başladı tekrar. Dikkat çekici naifliğini, doğanın kudretine sunmak ister gibi bakıyor ve yavaş adımlarla yürürken,  otları ezmemek için adımlarını yere usulca konduruyordu. Kımıldamadann onu seyreden çocuk, “Nereye gidiyorsunuz?” dedi.  Adam, çocuğun sesini duydukça daha seyrekleştirip adımlarını durarak çocuğa baktı.

-Hiçbir yere!

Düşünmeye başlarken bu cümleyi, yadırgamadığını fark edip aralarındaki yavaş yavaş birikmeye başlayan benzerliğe gülümsedi çocuk. Kendini hiçbir yerde saklamaya çalışırken, hiçbir yere, belki de saklanmaya çalışan bir adamla karşılaşmak, gülümseyişini oldukça manidar büyütüyordu. Onunla bir kez daha karşılaşmış mıydı acaba, hatta bir başka yerde karşılaşma ihtimali var mıydı?

Adam elindeki kitaba baktı çocuğun. “Dönüşüm”ümü mü okuyorsun, dedi.

-Kafka’yı sürekli tekrarlıyorum.

-Yalnızsın sanırım.

Yine bir sessizliğe şahit oldu doğa. Yapraklar usul usul dans edişinden ödün vermedikçe, ilerideki araziye doğru akan derenin sesi, yapraklara ıslık çalıyor ve ritim tutuyordu. Huzurun hiçbir betona hapsedilemeyeceği bu yerde, iki yabancının birbirine güvenle konuşmasının peydahladığı hiçbir yerde bulunmayan hissi çocuğun yüzündeki manidar gülümseyişi açıklamaya, anlamlandırmaya yetiyordu. Adam suçluluk duygusu hissederek, “Özür dilerim, rahatsız ettim galiba,” dedi.

-Hayır, önemli değil, yalnızca yalnızlık konuşmak istemiyorum. Herkes yalnız olduğunu söylüyor fakat ben, yalnızlığın beni herkesle aldattığına inanmıyorum. Siz de yalnız olduğunuzu düşünüyorsunuz belli ki…

-Yalnızım zaten

-Değilsiniz.

Bir tren düdüğü sesi duyuldu.

İzin ver, sana bir kitap vereyim, derken adam, koyu kahve sırt çantasını açmaya başlamıştı bile. Adama doğru yaklaştı çocuk gülümseyerek. İlk defa gördüğü bu adama hissettiği yakınlık çantasından çıkardığı kitapla açıklanabilirdi ancak. Sait Faik, Son Kuşlar… Gülümsedi.

-Siz buraya trenle mi geldiniz beyefendi?

-Burada tren yok küçük hanım.
Bir tren düdüğü sesi daha duyuldu…

 

 

Balıkesir, Erdek
2019


Yorum bırak

E-posta adresiniz yayınlanmayacak Gerekli yerler yıldız ile gösterilmiştir *

Paylaş


Oynat Kapak Parça Adı
Parça Yazarları