ZİGGURAT; yedi şubat

Yazan: Neslihan Magunacı // Tarih:


 

 

 

 

 

Gülümsüyorsun, sağ gözünün bitimine indirip gözbebeklerini, bakışını kendinden kaçırarak bana sunuyorsun. Sonra önüne mikrofonu alıp, önce neden bu konuşmayı yaptığını, bu konuşma da neyi anlatmak istediğini, fakat bunları asla somut ve maddi olan şeylerle dile getirmeyeceğini açıklayıp, sıkılgan bir sessizlik ve elbette ustaca sakladığın heyecanınla, her şeyi açıkça konuşacağın zamanı beklemeye başlıyorsun.

 

Attila İlhan diyorsun önce, başlıyorsun tek tek İlhan’ı anmaya. Kavga ediyorsun onunla, hırpalıyorsun seninle gecelerce sohbet eden satırlarını, arada gözlerime değdirmekten vazgeçmiyorsun gözlerini. Kıskanıyorsun onu, ‘bunları ben yazmalıydım’ diyorsun, bu kıskançlık naif fakat keskin bir öfke oluyor dudaklarında. Hırpanî bir titreyişle bir dizesini başlıyorsun okumaya. Sesini hak etmeyen insanlar var karşında, kaç kez söyledin onlara, kelimeleri hak etmediklerini. Yine de, anlatıyorsun ama. Yine de, onların karşısında soyunurken kendini ele vermemeye çalışıyorsun.

Bakışları insanların yüzüne çevirmeye gerek duymadan söylemek istediğin ne varsa söylüyorsun ancak kaç yaşında olduğunu unuttuğun belli oluyor yüzünden. Eksik bir şeyler var her kelimende, harfler arasındaki boşluk aramızdaki gizi ne kadar ele verse de, kimsenin bu gizin ihtişamını kavrayamayacağına olan inancım korkmama engel oluyor. Seni dinliyorum şimdi, bu 12 Mart sabahında seni dinliyorum. İkindi civarı evine geleceğimden haberim yok. Görmeyi unutmaya başlamış gözlerimi sana doyması için karşında süründüyorum yalnızca.  Birazdan ellerin titreyecek gibi duruyor, ancak tutup birinin selamını alıyorsun. Selamın köşesine sığınan bir tebessüm, göz ucuyla bana bakmana engel olamıyor. Karşındayım. Kaç ay geçti E, seninle oturup şöyle her şeyden uzaklaşmayalı, konuşmayalı bir çiçeğin tohumunu, plastik ve sıradan bir bardağa doldurulan suya kondurduğumuz karanfili. Harflerin büyülü gerçekçiliğine erişebildiğimiz anda, birbirimize izah edebileceğimiz çok şey olacak, biliyorum. Öteden beri birbirine aşina olan ruhların, bu kadar uzak olması, aramızda kımıldamadan duran sessizliği açıklamak için kafi! Olur da, seninle bir kez daha oturup aynı masada konuşma imkansızlığını yaşatırsa bize hayat, sanırım söyleyeceğim ilk şey, “Bırakalım, ruhlarımız bedenlerimizden çıkıp birbirimizin arasında kalsın,” olacak.

Sesin solgun değil, halbuki üç gece üst üste ateşler içindeydin. Seni yatağına uzanmış, o hastalık ile boğuşurken seyretmek epey yordu beni. İyi olabildiğinden emin değilim yine de. Seni körelten hastalığına karşı koymayı çoktan bırakışını, çalıştay sürdükçe insanlar arasında gelip geçen konuşmaların sana değemeyişini anlamlandırmak için kaşlarını kaldırdığında fark ettim. Kaşların E! Senin kaşların… Ben onları seyrederken bir gün, “bir sesimin olmaması ne güzel şey!” demiştin. Ve kaşlarını seyretmeyi bırakmadan, hayranlığımı saklayamayan iğrenç ses tonumla, “çok güzel sesler duydum, ancak sessizliğinin ve kaşlarının melodisini ifade edemedi hiçbiri” diye  cevap vermiştim.

Sessizliğin… Herkesin ardına saklanırken cesurluğunu kabartan, yılmış ancak savaşmaktan vazgeçmemiş bir askeri andıran, usul usul içime sokulmasına müsaade ettiğim sessizliğin…
Serpilen bir kan damlası gibi dudaklarına sızan şiir, ikimizin de neredeyse her gece tekrarladığı ve tekrarlamaktan asla sıkılmadığı satırların bir parçası… Okurken, edalı bir gülüşle satırların arasından sızıp yeniden gözlerime konup gülümsüyorsun.

Karşındayım şimdi, ve karşın sıkılgan insanların yersiz terleri ile doluyken asla ifadesini değiştirmeyen soğuk yüzünle karşına bakmıyorsun; bir iki cümle arasında dudaklarıma sızan gözlerini yakaladıkça, aklımın en dar odasına kıvrılıp büyüyen soruları öğüterek şefkatle ve kendi ellerimle kendime yediriyorum. Gülümsüyorsun!

Evinde, zemine özenle üst üste dizdiğin kitaplara çarpmamak adına rahat adımlarla yürüyemiyorum. Hoşuna gidiyor bu durum… Dudaklarında biriken ezgiyle kapıya yaslanıp beni seyredişinden anlıyorum bunu.

“Şubat’ı hatırlıyorsun değil mi? Yedi Şubat’ı… Seni o gün ben doğurdum. Vazgeç annenden babandan, tanrından…
her şeyden çok hak ettim senin her zerrene sızmayı, sana seni sunarak.”

Evet E, sen çırılçıplaklığımı tek saniye düşünmeden gözleri önüne serdiğim, korkusuzluğumu ve cılız yanımı açıp üstüne ellerini sürüp saçlarını okşayarak uyuduğum tek kişisin.  İşte yine gülümsüyorsun, günahlarım yeniden senin kulağına ilişmek için can atıyor, “otur da konuşalım” demek isterken, “biliyorum,”
diyorsun
bil-
-i
-yor
-u
M…

 

gülümsüyorum…
“Gitmem gerek E, aşık oldum sana, gitmem gerek!”

 

bin fersahtan duyarım kimle gülüştüğünü,
alnından öz kardeşin öpse irkilirim,
değil yalnız ardına kimlerin düştüğünü,
kimlerin rüyasına girdiğini bile bilirim.
elimi beş yerinden dağladı beş parmağın
bağrımda da yanmadık bir yer bırakmadan git.
bir yarın çöktüğünü, bir de dağın
görmemek istiyorsan ardına bakmadan git!

 

İstanbul – Anadolu Hisarı
2019


Yorum bırak

E-posta adresiniz yayınlanmayacak Gerekli yerler yıldız ile gösterilmiştir *

Paylaş


Oynat Kapak Parça Adı
Parça Yazarları